İmdat Freni

Marx, Tarih ve Tarihçiler: Yeniden Kurulması Gereken Bir İlişki – Enzo Traverso

Son yıllarda başlayan ve yaygın olarak “yeni eleştirel düşünceler” diye adlandırılan akımlarda açıkça görülebilen “Marx’a dönüş”, tarih alanına ulaşmadı. Genç tarihçilerin çoğu için Marx bir tür terra incognita, yani bilinmeyen bir toprak oluştururken, daha yaşlı kuşaklar için unutulmuş, hatta dışlanmış bir figürdür. Kuşkusuz, özellikle İngilizce konuşulan dünyada pek çok Marksist tarihçi hâlâ aktif ve üretkendir. Ancak tarih yazımı bir bütün olarak “Marksizmin krizi” sayfasını henüz çevirmiş değildir.

Yaşayan Marksist tarihçilerin en ünlüsü Eric Hobsbawm [*] bu olguyu açık bir biçimde saptar: “Marx’ın ölümünün yüzüncü yıldönümünü izleyen yirmi beş yıl, onun mirasının tarihindeki en karanlık yıllar oldu” [1].

Fransa’da Thierry Aprile tabloyu daha da karanlık bir biçimde çizmiştir. Marksizmin tarih yazımı içindeki seyrini ele alan Aprile, ilk olarak 1930’larda başlayan ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devam eden tanınma sürecinin altını çizer. Bu süreç, özellikle Annales dergisi sayesinde Marksizmin üniversite alanına henüz çekingen de olsa girişiyle birlikte gelişmiştir. Ardından, 1960’lı ve 1970’li yıllarda yapısalcılığın yükselişine eşlik ederken kurduğu hegemonya gelir. Aprile bu noktada “egemenlik”ten söz etmekten çekinmez. Marksizm daha sonra, 1970’lerin ortalarından itibaren gerilemeye başlar ve nihayet sonraki on yıl içinde ortadan kaybolur. Ölümünün simgesel dönüm noktası ise 1989’dur. Böylece Aprile’e göre, “Marksizme yapılan göndermenin kendisinin bile diskalifiye edilmeye yol açabileceği” bir dönem başlar [2].

Benzer bir yaklaşım benimseyen Matt Perry, Marksist tarih yazımının üç temel aşamasını saptamış ve bunları biraz fazla aceleci bir biçimde “kuşaklar” olarak tanımlamıştır. İlk olarak kurucuların, Marx ve Engels’in kuşağı gelir. Bunlara Franz Mehring gibi bir figür de eklenebilir.

Ardından Perry’nin iki dünya savaşı arasına yerleştirdiği bir ara aşama gelir. Bu döneme tarih üzerine yazan ve düşünen Marksist teorisyenler damgasını vurur: Georg Lukács, Lev Troçki, Antonio Gramsci ve José Carlos Mariátegui. Bunlara bazı büyük tarihçiler de eklenir: David Riazanov, Arthur Rosenberg, C. L. R. James, Karl A. Wittfogel ve W. E. B. Du Bois.

Son olarak üçüncü aşama, Soğuk Savaş dönemidir (1947-1989). Bu dönem, özgün ve güçlü bir Marksist tarih yazımının ortaya çıkışına tanıklık eder. Bu tarih yazımının temsilcileri, birkaç istisna dışında kendilerini her zaman dışlamış olan üniversiteyi fethetmek üzere harekete geçerken, aynı zamanda kendi disiplinlerinin paradigmalarını da dönüştürürler.

Bu dönemde, gerek yöntemleri gerek araştırma nesneleri bakımından tarihçinin çalışma alanını kelimenin tam anlamıyla altüst eden yeni akımlar oluşur. Albert Mathiez ve Georges Lefebvre’in izinden giden bir araştırmacılar topluluğu, Albert Soboul, Claude Mazauric ve Michel Vovelle, Fransız Devrimi’ne ilişkin Marksist bir tarih yazımı geliştirir. Bu tarih yazımı muhafazakâr ekolle, Richard Cobb ve François Furet ile aynı alanda mücadele eder ve uzun bir dönem boyunca kendi hegemonyasını kurar.

Birleşik Krallık’ta aşağıdan tarih, Eric Hobsbawm, Christopher Hill, E. P. Thompson ve Raphael Samuel gibi tarihçilerle İngiliz Devrimi ve Sanayi Devrimi tarihlerini yeniden ele alır. İşçi kültürünü keşfeder ve sınıf kavramını yeniden düşünür. Bu sırada Stuart Hall ve Raymond Williams’ın temsil ettiği Cultural Studies (Kültürel Çalışmalar), kolektif tahayyülü ve popüler kültürleri analiz etmek amacıyla antropolojiyi Marksizmin içine taşır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde dünya-sistemi teorisyenleri Immanuel Wallerstein ve Giovanni Arrighi, Fernand Braudel’i Marksizmin ışığında yeniden yorumlar ve kapitalizmin küresel bir tarihini geliştirirler. Buna paralel olarak bir yeni emek tarihi ortaya çıkar. Bu akım, işçi hareketinin tarihini yeniden yazar ve ideolojiler ile siyasal partiler yerine “kitlesel işçi”yi (unskilled, vasıfsız işçi) analizin merkezine yerleştirir. Herbert Gutman, Harry Braverman ve daha sonra Mike Davis bu yaklaşımın temsilcileridir.

Reel sosyalizm ülkelerinde Polonyalı Orta Çağ ve erken modern dönem tarihçileri okulu, özellikle Witold Kula ve Jerzy Topolski, feodalizmden kapitalizme geçiş üzerine düşünceyi yeniden canlandırır. Bu tartışma 1980’li yıllarda Brenner Tartışması ile yeni bir ivme kazanır.

Hindistan’da Subaltern Studies, yani Maduniyet Çalışmaları, Ranajit Guha ve Dipesh Chakrabarty gibi isimlerle Gramsci’nin maduniyet ve hegemonya kavramlarını yeniden yorumlar. Amaç, sömürgecilerin ve yerli elitlerin miras bıraktığı anlayışların ötesine geçerek tarihi ezilenlerin perspektifinden yeniden yazmaktır.

Her yerde, 1960’lı yıllardan itibaren sosyal ve kültürel tarih, açık ve dogmatizm karşıtı bir Marksizm çerçevesinde etkileyici bir gelişme yaşar. Bu gelişmeye yeni dergilerin ve derneklerin doğuşu da eşlik eder. Tarih yazımının bütünü, Marksizmle neredeyse kaçınılmaz hâle gelen bir diyalog ve yüzleşme içinde dönüşür. Tarih yazımını kat eden bütün yeni akımlar, kadın tarihinden sözlü tarihe, mikro tarihten entelektüeller tarihine kadar, Marksizmin etkisinin az ya da çok derin izlerini taşır.

Bununla birlikte, bu son derece verimli döngü tükenmiştir. Bugün bu üçüncü aşamanın hâlâ çeşitli temsilcileri bulunmaktadır, ancak Marksizmle bağları hissedilir ölçüde zayıflamıştır. Perry’nin belirttiği üzere, şimdiye kadar ufukta bir “dördüncü kuşağın” gelişini haber veren hiçbir işaret belirmemiştir [3].

Bu süreklilikteki kopuş nasıl açıklanabilir? Postmodernist dalganın sürükleyip götürdüğü tarihsel aklın genel bir tutulma yaşadığı yönünde sıklıkla ileri sürülen argüman, bana ciddi biçimde savunulabilir görünmüyor. Tarihi basit bir dilsel inşaya, dışsal herhangi bir gerçeklikten ve dolayısıyla her türlü olgusal doğrulamadan bağımsız, özerk bir söyleme indirgeyen, tarihe düşman bir irrasyonalizmin ortaya çıkışının Marksizmin yorumlayıcı kategorilerini (sınıflar, üretici güçler ve toplumsal üretim ilişkileri, kapitalizm vb.) sarstığını düşünmek, oldukça tartışmalı bir basitleştirmedir. Bir yandan Marksistler, linguistic turn’e -“dilsel dönemeç”e – etkileri tarih alanında kendini göstermeye başlar başlamaz, çok erken bir tarihte tepki göstermişlerdir [4]; diğer yandan postmodernizm, bir disiplin olarak tarih yazımının varlığını hiçbir şekilde sarsmamış; tarih yazımı alanındaki üretim gerek araştırmada gerek yayıncılıkta sürmüş, hatta artmıştır.

Bazı durumlarda postmodernizmin tarih yazımı üzerinde olumlu sonuçları bile olmuş; araştırma alanını yeni konulara doğru genişletmiş ya da tarihçileri, pratiklerinin yazınsal boyutu üzerine düşünmeye zorlamış, fakat bunu yaparken tarih ile edebiyat arasındaki her türlü farkı ortadan kaldıran “metinselci girdap” tarafından yutulmalarına yol açmamıştır [5]. Birçok bakımdan postkolonyalizm, anti-emperyalizm, Avrupa-merkezcilik eleştirisi ve ezilenlerin öznelliğinin öne çıkarılması arasında bir sentez arayışı içinde, Marksizm ile postmodernizmin karşılaşmasının ürünüdür [6].

Eric Hobsbawm ya da Ellen Meiksins Wood’un bugün önerdiği salt savunmacı tutum – Marksizmi, tarihe düşman irrasyonalist bir dalganın tehdidini dizginlemeyi amaçlayan bir “akıl cephesi”nin itici gücü hâline getirmek [7]-  bana dar görüşlü geliyor. Postmodernizme yönelik tarihçi eleştirisi (yalnızca Marksist tarihçilerin eleştirisi değil) güçlü olmuş ve postmodernizmi bir düşmandan ziyade bir meydan okuma olarak gördüğü zaman daha verimli olduğu ortaya çıkmıştır [8].

Yenilginin Ağırlığı

Marksizmin tarih yazımındaki gerilemesinin nedenleri daha ziyade siyasaldır. Marksizmin sosyal bilimlerdeki (tarih dâhil) hegemonyası, kuşkusuz savaş sonrasında kitle üniversitesinin ortaya çıkışıyla güçlenmişti; ancak bunu mümkün kılan her şeyden önce toplumsal ve siyasal mücadelelerin genel yükselişiydi. Direniş’ten 1970’li yıllara uzanan dönemde, dekolonizasyon ile Asya ve Latin Amerika’daki devrimlerden de geçerek, entelektüeller ile Marx’ın mirasını temsil eden ve çoğu zaman kitlesel partiler biçimini alan siyasal hareketler arasında yeni ilişkiler kurulmuştu.

1980’lerin muhafazakâr devrimi – 1989 dönemecinin doruk noktasını oluşturduğu bu süreç – eğilimi tersine çevirdi. Bunun etkisi sert oldu ve bu tarihsel yenilginin zamanla biriken sonuçları, tanımı gereği geçmişe dönük olan tarih gibi bir disiplinde bugün özellikle hissedilir durumdadır. Son yirmi beş yıl boyunca tarih yazımı, siyasetsizleşme işareti altında kendini yeniledi (kültür tarihini, toplumsal cinsiyet tarihini, bellek tarihini düşünmek yeterlidir).

Siyasal tarih ise geleneksel paradigmalara dönüşün damgasını taşımıştır; Fransız Devrimi, komünizm ve totalitarizm üzerine tartışmaların da gösterdiği gibi, bu kimi zaman gerçek bir ideolojik gerilemeye varacak ölçüye ulaşır [9]. Disiplinin medya, kültür endüstrisi ve kamu otoriteleri için bir uzmanlık ve danışmanlık kurumuna dönüşmesi de bu süreci güçlü biçimde teşvik etmiştir.

Marksizmin gerilemesi, muhafazakâr tonlara sahip bir tarih yazımının doldurduğu bir boşluk bıraktı. Geçmişe ilişkin eleştirel bir bilincin oluşturulduğu bir alan olmaktan çıkan tarih yazımı, kültürel konformizmin güçlü bir taşıyıcısına dönüştü: Fransız Devrimi, komünizmler yüzyılını gömmek için anıldı; totalitarizm, liberal demokrasiyi tarihin aşılamaz ufku olarak meşrulaştırmak için analiz edildi; bellek, post-totaliter hümanitarizmin bir erdemi olarak anıtsallaştırıldı; ulusal geçmiş ise muhafazakâr bir kaygıyla kültürel mirasa dönüştürüldü.

Bir Fransa Tarihi Evi (Maison d’histoire de France) kurulması projesinin — “ulusal kimliği” savunma politikasının kültürel ayağı — yol açtığı protesto kampanyası, siyasal iktidarın geçmiş üzerinde denetim kurmaya yönelik her türlü iddiasının reddine dayanan sağlıklı bir dönüşün ilk işaretlerini veriyor gibi görünmektedir [10].

Bununla birlikte, Marksist tarih yazımı belirgin bir gerileme yaşamış olsa da, bu gerilemeyi doğru bir perspektif içinde değerlendirmek gerekir. Bu nedenle bazı temel ihtiyatlar, bizi hem Marksist tarih yazımının 1960’lı ve 1970’li yıllardaki hegemonyasını hem de sonraki on yıldan itibaren yaşadığı gerilemeyi görecelileştirmeye yöneltmelidir. Birçok Marksist tarihçi, metodolojik açıdan muhafazakâr meslektaşlarından pek de uzak değildi. Troçkist Pierre Broué, Avrokomünist Paolo Spriano ve antikomünist Franz Borkenau’nun yazdığı Komünist Enternasyonal tarihleri [11] arasında yöntem, kaynaklar ve analitik kategoriler bakımından büyük bir fark yoktur. Olaylara ilişkin değerlendirmeleri ve vardıkları sonuçlar değişir, ancak hepsi işçi hareketinin tarihine dair oldukça alışılmış, aygıtlara ve kongrelerdeki stratejik tartışmalara odaklanan bir anlayışı paylaşırlar. Söz konusu olan her zaman, ete kemiğe pek az bürünmüş bir siyasal, hatta ideolojik tarihtir. Kısacası, birçok tarihçi için Marksizmin terk edilmesi, siyasal yönelim ya da araştırma konusundaki bir değişiklikten başka bir şey ifade etmedi.

Tanımı gereği, Weberci sosyal bilim anlayışındaki anlamıyla “değer yargılarından azade” (wertfrei) olduğunu ileri süremeyecek olan Marksist tarih yazımı, 1989 dönüm noktasının yarattığı sarsıntılardan kaçınılmaz olarak etkilendi. Komünizmin çöküşü, uluslararası kamuoyunun gözünde zaten itibarını yitirmiş bir iktidar sisteminin sona ermesinden çok daha fazlasıydı. Bu çöküş, “umut ilkesi”nin damgasını taşıyan bir dönemi sona erdirdi: Rus Devrimi’yle doğan ve birbirine eklemlenen bir dizi mücadele ve devrim tarafından taşınan özgürleştirici bir ütopya. Ne var ki XX. yüzyıl sosyalizmin tarihsel yenilgisiyle sonuçlandı; onu izleyen yüzyıl ise ütopyalardan yoksun bir dünyada doğdu.

“Şimdicilik” -bugün egemen olan tarihsellik rejimi- Reinhart Koselleck’e göre bugünü, “deneyim alanı” olarak geçmiş ile “beklenti ufku” olarak gelecek arasındaki gerilim noktası hâline getiren tarih diyalektiğindeki bir kopuşun sonucudur [12]. Bu ufuk artık bulanık, görünmez hâle gelmiştir.

Farklı biçimlerde ve az ya da çok açık siyasal angajmanlar temelinde, Marx’ın geleneği içinde yer alan tarihçiler, dünyayı yorumlamanın onun dönüştürülmesini hedeflemesi gerektiği önermesine bağlı kalıyorlardı. Gerçekliğin devrimci dönüşümünü, motoru proletarya olan bir süreç olarak görüyorlardı; proletarya, çok sayıda dolayım aracılığıyla da olsa, onların toplumsal referansı olmayı sürdürüyordu. Tarihçi geçmişi, Lukács’ın formülüyle, sınıfsal bir perspektiften yeniden kuruyor ve yorumluyordu; Lukács’a göre Marksizm sayesinde tarihsel bilginin öznesi kendi nesnesiyle örtüşür [13]. Bu açıdan bakıldığında, sınıflar arasındaki mücadelelerin tarihi olmayan bir tarih yoktur ve Marksist tarih, konusu ne olursa olsun, her zaman ezilenlerin bakış açısını benimser. Walter Benjamin gibi heterodoks bir Marksist için bile, “tarihsel bilginin öznesi, mücadele eden sınıfın, ezilen sınıfın kendisidir. Marx’ta bu sınıf, köleleştirilmiş son sınıf, yenilmiş kuşaklar adına kurtuluş eserini tamamlayan intikamcı sınıf olarak ortaya çıkar” [14].

Bu öncüllere dayanan bir tarih yazımının sosyalizmin böylesine büyük bir yenilgisinden yara almadan çıkması pek mümkün değildi. 1989’dan sonra işçi hareketi, tarihsel kazanımları (reel sosyalizm), siyasal biçimleri (komünizme referans veren partilerin gerilemesi ya da ortadan kalkması) ve hatta toplumsal bünyesi (Fordizmin sona ermesinin emekçi sınıflarda yarattığı yapısal dönüşümler) bakımından yok edilmiş gibi görünüyordu.

Son otuz yılda yükselen ve tarih yazımının da taşıyıcılarından biri olduğu bellek dalgası, kölelikten XX. yüzyılın soykırımlarına kadar tarihin şiddetinin kurbanlarına odaklanırken, ateş ve kanla dolu bir çağ boyunca yaşanan mücadelelerin aktörlerini unutulmaya terk etti. Sınıf belleği, onun toplumsal aktarım çerçevesini oluşturan Fordist fabrikayla ve onun sözcülüğünü üstlenmiş partilerle birlikte yutuldu. Bugün bu bellek, kamusal alanda görünmez olan bir Marrano belleği [**] olarak varlığını sürdürmektedir; bu kamusal alanda tanıklar, direniş ya da kurtuluş mücadeleleri yürütmüş kadın ve erkeklerin değil, yaralanmış bir insanlığın hatırasını taşımaktadır.

Yahudi Soykırımının (Shoah’nın) belleği, antifaşist belleğin yerini aldı; insani felaketlerin kurbanlarına yönelik merhamet, sömürgeciliğe karşı mücadelelerin hatırasını gölgede bıraktı. Soykırımları ve totalitarizmleri XX. yüzyılı okumak için neredeyse tek perspektif hâline getirme eğilimi, tarih yazımının da sıklıkla aynası olduğu, geçmişin anlaşılabilirliğindeki bir gerilemenin belirtisidir.

Teleoloji

Entelektüel ve siyasal formasyonumun ilk yıllarında, 1970’lerin İtalya’sında Marksizm, Hegelci anlamda “bütünselleştirici” bir yönelime sahipti; bu da ona yalnızca bir “bilim” değil, aynı zamanda gerçek anlamda bir ana bilim, bir tür “bilimlerin bilimi” statüsü kazandırıyordu. Ernest Mandel’in 1978 tarihli bir makalesi dönemin ruhunu oldukça iyi özetler: “Marksizmin büyük entelektüel çekim gücü, şimdiye kadar eşi benzeri görülmemiş biçimde, bütün beşerî bilimlerin rasyonel, eksiksiz ve tutarlı bir bütünleşmesini mümkün kılmasında yatar” [15]. Beşerî ve sosyal bilimlerin bir tür “diyalektik aşılması” olarak kendini ortaya koyan Marksizm, bilginin bütün alanlarıyla temas ederek ve onların epistemolojik yenilenmesinden yararlanarak zenginleşebilmişti. Varoluşçuluk, yapısalcılık, psikanaliz, antropoloji ve sosyolojiyle kurduğu simbiyoz onu zenginleştirmiş ve önemli sonuçlara ulaşmasını sağlamıştı.

Bu bağlamda Marksist tarihçiler, bir tür panhistorizm (bütün bilgi alanlarını tarihin içine katma yönündeki açık iradeleri) ile tarihin, toplumun küresel bilimi olarak tasarlanan bir Marksizm içinde erimesi arasında gidip geliyorlardı. Pierre Vilar’a göre Marx, terimin geleneksel anlamıyla bir “tarihçi” değildi, ancak her zaman tarihsel olarak düşünmüştü; onun gerçek “keşfi”ni “aklın tarihsel eleştirisi” yapan da buydu. Dolayısıyla Vilar, Marksizmin özünü tam da bu radikal tarihselcilikte görüyordu: “Her şeyi tarihsel olarak düşünmek, işte Marksizm budur. […] Her düzeyde Marksist tarih henüz yazılmayı bekliyor. Ve bu, düpedüz tarihin kendisidir” [16]. Marksizm tarih olmadan düşünülemez ve aynı zamanda tarih de Marksizmin içine dâhil edilmiştir. Ancak Marksizmin doğuşundan beri bünyesinde barındırdığı dünyayı yorumlama ile dönüştürme arasındaki sentezin yeni bir bağlamda parçalanmış göründüğü anda, bu anlayış çekim gücünü yitirdi. Sonraki on yıl boyunca çok az tarihçi Vilar’ın bu sonucuna katılabilirdi.

Tarihsel materyalizmin kurucusunun ölümünden bu yana ortaya çıkan tarih yazımı akımları, büyük çeşitliliklerine rağmen (tarihin pozitif bilimi olarak Marksizmden hümanist ve diyalektik bir tarihselcilik olarak Marksizme kadar) onun düşüncesinin izinde değerlendirilebilir. Bu akımlar; açık, verimli ve her zaman çözüme kavuşturulmamış gerilimlerle örülü bir teorinin şu ya da bu yönüne dayanmış, onu öne çıkarmış, kimi zaman da tek yanlı biçimde radikalleştirmişlerdir.

Teleolojik ve pozitivist bir Marx vardır: sosyalizmi ilerlemenin ve üretici güçlerin gelişmesinin neredeyse kaçınılmaz bir sonucu olarak teorileştiren Marx. Bu, 1859 tarihli Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın ünlü “Önsöz”ündeki Marx’tır; düşüncesi pozitivist tarih yazımı tarafından (Engels ve Kautsky’nin de katkısıyla) kanonlaştırılmış ve reel sosyalizm ülkelerinde skolastik bir öğretiye dönüştürülmüştür [17].

Bu Marx’ın yanında bir başka Marx daha vardır: diyalektik ve anti-pozitivist bir Marx; Avrupa-merkezciliğin ve sömürgeciliğin karşıtı, kapitalist sömürünün ve bir bütün olarak burjuva uygarlığının eleştirmeni, teknik ilerlemeden ziyade ezilenlerin kendi kendilerini özgürleştirmesinin savunucusu olan Marx. Bu, Rus popülistlerine yazdığı mektuplarda Kapital’in okurlarını, Batı Avrupa’da kapitalizmin doğuşuna ilişkin analizini, “içinde bulundukları tarihsel koşullar ne olursa olsun bütün halklara kaçınılmaz biçimde dayatılan genel gelişim çizgisinin tarihsel-felsefi bir teorisine” dönüştürmemeleri konusunda uyaran Marx’tır [18].

Bu, XIX. yüzyıl devrimlerini analiz eden ve her türlü teleolojinin tam karşısında, tarihi, aynı anda hem maddi hem de kültürel nitelikteki karmaşık bir kısıtlamalar ağına tabi insan eyleminin sonucu olarak kavrayan Marx’tır. Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i’nde şöyle yazar: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar; ama onu kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar altında yapmazlar; tersine, bu koşulları hazır bulurlar, bunlar verili ve geçmişten devralınmıştır. Bütün ölü kuşakların geleneği, yaşayanların beyinleri üzerine bir kâbus gibi çöker” [19].

Marksist tarih yazımında, geçmişi toplumsal formasyonların kaçınılmaz evrimi olarak gören anlayış, çağdaş eleştirel teorilerin söz dağarcığıyla ifade edersek, agency (faillik) ve empowerment’ın (güçlenme) neredeyse tek yanlı biçimde vurgulanmasına dayanan iradeci bir anlayışla çoğu zaman bir arada var olmuştur. Louis Althusser’e kadar uzanan pozitivist bir geleneğin savunduğu ilk anlayış, insanları tarihin bilinçsiz araçları olarak görür [20]. İkinci anlayış ise en kesin ifadesini Troçki’de, 1938 yılında, “insanlığın tarihsel krizinin” son tahlilde devrimci bir önderliğin yokluğuna indirgendiğini yazdığında bulmuştur [21].

Bu iki yaklaşım arasında Marksist tarih yazımı, tarihselleştirme düzeneklerinde örtük olarak bulunan belirli bir teleolojiden hiçbir zaman bütünüyle kurtulmayı başaramadı; bu düzenekler gerek tarihsel kopuşları tanımlarken gerek dönemlendirme ölçütlerini seçerken Avrupa-merkezci şemaları benimseme eğilimindeydi. Feodalizmden kapitalizme geçiş ya da modern devrimler üzerine klasik tartışmalar, modelini Avrupa’nın oluşturduğu ve örtük ve zorunlu nihai hedefi sosyalizm olan bir tarihsel sıralamayı varsayıyordu [22]. Bu teorik tutum çoğu zaman sosyalist hareket içinde yaygın olan bir kültürün aynasıydı. Hobsbawm bunu, 1930’larda işçi kökenli Britanyalı bir sendikacının muhafazakâr bir devlet adamına geçmişin bir kalıntısıymış gibi hitap ettiği şu anekdotu aktararak hatırlatır: “Sizin sınıfınız gerileyen bir sınıftır; benim sınıfım geleceği temsil ediyor” [23].

Isaac Deutscher, Stalinizmi ilksel sosyalist birikim sürecinin çelişkileriyle bağlantılı bir tezahür olarak yorumluyordu; bu çelişkilerin çözümü ise son tahlilde üretici güçlerin gelişmesinde yatıyordu. Sosyalizm, Sovyet geri kalmışlığının oluşturduğu engellerden bir kez kurtulduğunda dünyayı fethedecekti [24].

Eric Hobsbawm’ın XIX. ve XX. yüzyılların tarihine ayırdığı, ilk cildi 1960’ta, son cildi ise 1994’te yayımlanan dörtlemesi, eski Marksist teleolojiden, toplumsal formasyonların zorunlu bir sıralanışı fikrini sorgulayan tarihsel bir yenilginin berrak biçimde saptanmasına geçişi açıkça gösterir. İlk cilt, 1789 ile 1848 arasındaki burjuva devrimlerini inceler; 1848 ise proleter ve sosyalist devrimlerin gelişini haber veren yıldır [25]. Son cilt, komünizmin başarısızlığının kendi iç çelişkilerinde saklı olduğu sonucuna varır: “Ekim Devrimi’nin trajedisi, tam da otoriter, acımasız ve sert bir sosyalizmden başka bir şey üretememiş olmasıdır” [26].

Kapitalizmden sosyalizme geçişe ilişkin geleneksel Marksist anlayışın sorgulanması, Giovanni Arrighi’nin son eserinin başlığı olan Adam Smith Pekin’de’de simgesel bir ifadeye kavuşur [27]; Arrighi, kapitalizmi ve piyasayı Çin Devrimi’nin vardığı sonuç olarak görür. 1989’da teleoloji, Marksizmi kesin olarak terk etmiş ve güçlü bir biçimde piyasa ile liberalizmin savunucularının kampına yerleşmiş görünmektedir. François Furet’ye göre komünizm de, tıpkı faşizm gibi, tarihin liberal demokrasiye doğru kaçınılmaz yürüyüşü içinde basit bir parantezden ibaretti [28].

1989 sonrasındaki tarih yazımının en ilginç çalışmaları ise her türlü teleolojik yaklaşımı terk etmiştir: XIX. yüzyıl artık açık kronolojik sınırlara sahiptir; bu yüzyılın burjuva devrimleri XX. yüzyılın proleter devrimlerini haber vermez ve Avrupa’nın artık merkez üssü değil, yalnızca bir uğrağı olduğu döngüler içinde yer alır. Önce 1776’da Amerika’da başlayan ve Fransız Devrimi’nden geçerek 1804’te Haiti’de sona eren bir “Atlantik” döngüsü vardır; ardından, başlangıç noktası 1848’de Kıta Avrupası’nda, bitiş noktası ise İç Savaş’ın sona erdiği 1865’te Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan, birbirinden kopuk ikinci bir devrimler dalgası gelir. Bu yirmi yıl boyunca Çin’de Taiping Ayaklanması ve Hindistan’da Britanya sömürgeciliğine karşı Sipahi Ayaklanması gerçekleşir [29]. Bu şekilde yeniden yapılandırıldığında 1789, 1848, 1871 ve 1917 yılları artık insanlığın sosyalizme doğru ilerleyişini gösteren tek bir tarihsel dizinin farklı uğraklarını oluşturmaz. Tarih bir labirent, çatallanmalar ve dolambaçlarla örülü bir yol olarak şekillenir. Aslında Marx’ın kendisi de devrimlerin, “kendi amaçları konusunda kendilerini yanıltmak için dünya tarihinden ödünç alınmış anılarla” beslenme eğilimini eleştirirken bunu kabul ediyordu [30].

Geçmişi Yeniden Etkinleştirmek

Zaman içinde Marksizmle eleştirel bir gerilim ilişkisi kurmayı öğrendiğimi düşünüyorum. Bugün geçmiştekinden daha güçlü olan bu ilişki, kapalı bir yapı olarak kurulmuş bir düşünce sistemine bağlı kalmanın ya da onu reddetmenin yarattığı ikilemlerden kaçınırken yeni katkıları da bünyesine katmaya elverişlidir.

Kendi kendine yeterli bir kavramsal cephanelik olarak Marksizme inanmıyorum. Artık hareket hâlindeki gerçekliklere bir dizi normatif kategori olarak uygulanmaya hazır her türlü teorik düzeneğe kuşkuyla yaklaşıyorum. Marksist geleneğin miras bıraktığı bazı kavramları verimli bir biçimde kullanmaya çalışıyorum. Sınıf, sınıf mücadeleleri, hegemonya, şeyleşme, üretim tarzı, kapitalizm ve emperyalizm bunlar arasındadır. Ancak bu kavramların her duruma uyan, her şeyi açıklamaya yarayan kavramlara dönüştürülmesinden nefret ediyorum. Aynı şey bugün oldukça yaygın olan başka kavramlar için de geçerlidir. Yapıbozum, “söylemsel pratik”, biyo-iktidar, alan ve alt alan, habitus ya da yeniden üretim bunlar arasındadır.

Marx’ın ana hatlarını çizdiği eleştirel tarih anlayışı benim gözümde vazgeçilmez bir kazanım olmayı sürdürmektedir. Buna karşılık, bir doktrine dönüştürülmüş Marksizmin miras bıraktığı tarihsel hermenötik bana kuşkulu görünüyor. Hayatının sonlarına doğru kendisini “post Marksist” olarak tanımlayan E. P. Thompson’ın tutumu, sonuçta bana en dürüst yaklaşım gibi geliyor. Thompson, Marksizmi eleştirenler karşısında ona bağlılığını yeniden vurgularken, saf ya da kör müritleri karşısında ise ondan mesafesini ortaya koyuyordu [31].

Thompson, “Marksist tarih yazımını, başka bir yerde”, özellikle de felsefede, “konumlanan genel bir teorik Marksizm külliyatının hizmetkârı olarak” görmeyi reddediyordu.

Şöyle yazıyordu: “Tarih, Büyük Teori üreticisinin fabrikası […] olmadığı gibi, küçük teorilerin seri üretimini gerçekleştiren bir montaj hattı da değildir. Başka bir girişime ait bir teorinin ‘uygulanabileceği’, ‘sınanabileceği’ ve ‘doğrulanabileceği’ devasa bir deney laboratuvarı da değildir. Kuşkusuz tarihin amacı bu değildir. Onun amacı kendi nesnesini, yani gerçek tarihi yeniden kurmak, ‘açıklamak’ ve ‘anlamaktır’” [32].

Teleolojiden ve determinizmden arındırılmış bir tarih yazımından geriye ne kalır? Çok şey: açık bir bütünlük olarak kavranan geçmişin, Marx’ın formülüyle, verili toplumsal ve kültürel koşullar temelinde kadınların ve erkeklerin eylemleri ve mücadeleleri aracılığıyla şekillendirdiği bir tarih olarak geçmişin şifresini çözme görevi. Bu tarihselleştirme, yani geçmişi bağlamına yerleştirme, nesneleştirme ve kavramsallaştırma çabası içinde tarihçi, tarihsel evrenin heterojen malzemesini (olgusal gerçekliğin yanı sıra düşünce ve tahayyülü de) seçen, düzenleyen ve yorumlayan bir anlatı (tarih yazımı) inşa eder. Bu çalışmada Marx’ın sağladığı bazı epistemolojik araçlar vazgeçilmez olabilir (ama her zaman değil ve kimi zaman başka araçlardan daha az). Marx, olayların ve onların aktörlerinin altında yatan toplumsal ilişkileri ve çatışmaları, kültürel ve siyasal mantıkları saptamamıza yardımcı olur. Burada söz konusu olan mekanik nedensellikler değil, etkileşimlerdir; bunların kavranması, geçmiş üzerine eleştirel bir söylemin inşa edilmesini mümkün kılar.

Bu yaklaşım, geleneksel olarak devlet tarafından (arşivleri, müzeleri ve anma törenleriyle), günümüzde ise giderek daha fazla medya ve kültür endüstrisi tarafından üretilen iktidar söylemi olarak tarihe karşıdır; medya ve kültür endüstrisi, geçmişin şeyleştirilmesinin güçlü taşıyıcıları olarak işlev görmektedir. Dolayısıyla Marx’a ihtiyacımız var. Ancak Marx’tan vazgeçen eleştirel bir tarih yazımından kuşku duyulabileceği gibi, tarihi Marksizme ilhak etme girişimlerine karşı da ihtiyatlı olmak gerekir. XX. yüzyıl, Marksizmin kendisinin de ne ölçüde boyunduruk altına alınabileceğini ve bir ideolojiye dönüştürülebileceğini fazlasıyla kanıtlamıştır.

Marksist gelenek karşısındaki bu eleştirel gerilim, kısır bir inkâr ile körü körüne sadakatin simetrik tuzaklarından kaçınmanın kuşkusuz tek yoludur. Aslında Marksizm karşıtları iki kategoriye ayrılır: eleştirmenler ve “dönekler”; burada bu sözcüğü Lenin’in Kautsky’yi tanımlarken kullandığı, yani onu etik ve siyasal düzlemde damgaladığı anlamda değil, Isaac Deutscher ile Hannah Arendt’in Soğuk Savaş döneminde eski komünistleri nitelemek için kullandıkları anlamda kullanıyorum [33]. Pek çok liberal (Max Weber, Benedetto Croce, Raymond Aron, Isaiah Berlin, Norberto Bobbio), hatta muhafazakâr ve gerici düşünür (Werner Sombart, Carl Schmitt, Augusto Del Noce), Marx’ın düşüncesiyle eleştirel bir yüzleşmenin verimliliğini kabul etmiştir.

“Dönekler”, yani eski komünistler ise Marx’ın düşüncesine bütünüyle bağlılıktan onu aynı ölçüde bütünüyle reddetmeye geçmişlerdir: tarihçiler arasında Franz Borkenau, Eugene D. Genovese, Annie Kriegel ve François Furet örnek gösterilebilir. Bunlar çoğu zaman şematik ve sekter bir dünya görüşünü koruyup yalnızca saf değiştirmiş eski Stalinistlerdir. Bu ikilemler, Marx’ın katkılarından az ya da çok geniş ölçüde yararlanmış, ancak kendilerine “Marksist” deyip dememeleri gerektiği sorusunu hiçbir zaman sormamış tarihçileri etkilememiştir. Moses Finley’e olan borcunu kabul eden, Antik Yunan tarihçisi Pierre Vidal-Naquet ya da çağdaş dünya tarihçisi Arno J. Mayer bunun örnekleridir.

Bu açıdan Georges Duby’nin şu sözlerinde kendimi bulduğumu söyleyebilirim: “Marksizme olan borcum çok büyük. Bunu açıkça belirtmekten memnuniyet duyuyorum. Sadakat gereği. […] Bununla birlikte, tarihçinin nesnelliğine inanmadığımı ve insan toplumlarının evriminin kaynaklandığı etkenler arasından ‘son kertede’ en belirleyici olanının ayırt edilebileceğine de inanmadığımı aynı açıklıkla ifade ediyorum” [34]. 

Vilar’ın “Lucien Febvre’in dersleri ile Marx’ın dersinin yakınlaşması”nın altını çizmesi [35] ya da Hobsbawm’ın 1952’de Past and Present adlı Britanyalı Marksist derginin doğuşunun Fernand Braudel’in Annales dergisinin modeline ne kadar çok şey borçlu olduğunu kabul etmesi de belki bu anlamda değerlendirilmelidir [36].

Marx’ın düşüncesiyle verimli bir ilişki, bana kalırsa Walter Benjamin’in Pasajlar Kitabı’ndan “Tarih Kavramı Üzerine” tezlerine kadar uzanan tarihsel yazılarında ortaya çıkmaktadır. Benjamin, Marx’ta dünyayı okumaya yarayan bir şablon değil, daha ziyade bir duyarlılık, bir Stimmung, bir düşünme tarzı aramıştır. Benjamin, Michael Löwy ve Daniel Bensaïd’in formülünü ödünç alırsak, başka geleneklerle (bu durumda Yahudi mesihçiliğiyle) gerilimli bir ilişkiye girebilen ve her türlü ortodoksiden özgür bir “melankolik Marksizm” [37] olarak tanımlanabilecek akımın parçasıdır. Döneminin Marksist kanonlarını bu şekilde tersine çevirmiştir: devrimi artık insanlığı “İlerleme”ye götüren bir “tarih lokomotifi” olarak değil, faşizmin de yüzlerinden birini oluşturduğu uygarlığın felakete doğru körlemesine gidişini durduran “imdat freni” olarak görüyordu [38].

Benjamin, Marksizme tarih boyunca birikmiş yenilgilerin musallat oluşundan kaynaklanan ve mağlup edilenlerin hatırasını anımsayan bir melankoli katmıştır. Bu yaklaşım bugün, farklı geleneklerden gelmekle birlikte Benjamin’in düşüncesiyle az ya da çok bilinçli bir yakınlık ilişkisi kurmuş tarihçilerde görülebilir. Bunlar arasında mikro tarihin kurucusu Carlo Ginzburg – halk kültürünü, mütevazıların, isimsizlerin, Tarih’ten silinmiş olanların sesini yeniden duyurarak analiz eden Peynir ve Kurtlar gibi bir eserin yazarı [39] -, Meksika Devrimi’nde Zapatist köylülerin ruhunu yeniden bulan Adolfo Gilly [40] ya da XIX. yüzyıl Hintli isyancıların sömürgeci anlatının satırları arasında gizlenmiş “küçük ses”ini dinlemeye çalışan Ranajit Guha [41] sayılabilir.

Benjamin için tarih her şeyden önce, hatıraları bir “kefaret vaadi” taşıyan yenilmişlerin anımsanmasıdır. Reinhart Koselleck gibi bir kavram tarihçisi, kazananlar tarafından yazılan tarihin her zaman teleolojik ve savunmacı olduğunu vurgulayarak bu epistemolojik yaklaşımı iyi bir biçimde formüle etmiştir: “Kısa vadede tarihi kazananlar yapıyor olabilir; ancak uzun vadede tarihsel bilgi alanındaki kazanımlar mağlup edilmişlerden gelir” [42].

Mağlupların perspektifini benimseyerek eleştirel bir tarih yazmak (kimi zaman yüzeyde işitilemeyen, resmî arşivlerin görmezden geldiği ya da egemen söylemin sildiği yeraltındaki seslerini dinlemeye çalışmak)  tarihçiler açısından Feuerbach üzerine on birinci tezin mirasını sahiplenmenin kuşkusuz en verimli yoludur. Dünyayı dönüştürmek için yorumlamak, XX. yüzyıl komünist hareketinin “organik entelektüelleri” gibi bir stratejinin savunucuları ya da bir ideolojinin militanları olmak anlamına gelmez. Tarihçi açısından bunun anlamı, geçmişi sınırları çizilmiş, kesin olarak kapanmış bir kıta olarak görmemektir.

Kültürel antropoloji bize bugünün mücadelelerinin, kaybedilmiş mücadelelerin, geçmişin yenilgilerinin hatırasından beslendiğini öğretir. Belirli koşullarda bugün geçmişle rezonansa girebilir ve onu yeniden etkinleştirebilir. Siegfried Kracauer’e göre, “Orpheus gibi tarihçi de ölüleri yeniden hayata döndürmek için yeraltı dünyasına inmelidir” [43]. Walter Benjamin ise tarihçiyi, terk edilmiş, unutulmuş, işe yaramaz sayılan nesneleri, bir gün işe yarayabileceklerini bilerek toplayan bir “paçavra toplayıcısı”na (Lumpensammler) benzetiyordu; tıpkı gelecekteki bir kefareti beklemeyi sürdüren geçmişin olayları gibi [44].

Bazıları böyle bir tarih anlayışının, Marksizmin bir “bilim” hâline gelmeye çalışırken reddettiği mesihçi boyutunu seküler bir biçimde yeniden itibarlandırmak anlamına geldiğini söyleyecektir. Öyleyse, bu sekülerleşmiş mesihçilik bana, bir tarih bilimi olarak tasarlanan Marksizmin başarısızlıklarına karşı mükemmel bir çare gibi görünüyor.

[*] Eric Hobsbawm 2012 yılında hayatını kaybetti. (Ç.N.)

[**] “Marrano”, İber Yarımadası’nda zorla Hıristiyanlaştırıldıktan sonra Yahudi inanç ve geleneklerini gizlice sürdüren Yahudiler için kullanılan tarihsel bir terimdir. Burada metaforik olarak kamusal alandan silinmiş ancak örtük biçimde ve yeraltında varlığını sürdüren bir belleği ifade eder. (Ç.N.)

[1] Eric Hobsbawm, How to Change the World. Tales of Marx and Marxism, London, Little Brown, 2011, s. 384.

[2] Thierry Aprile, “Marxisme et histoire”, Christian Delacroix, François Dosse, Patrick Garcia, Nicolas Offenstadt (der.), Historiographies, cilt I, Paris, Folio-Gallimard, 2010, s. 515. Son on yıl içinde yayımlanan Marksizme ilişkin el kitaplarının ya da eleştirel sözlüklerin çoğunda tarih, özel maddelere konu edilmemektedir. Örneğin bkz. Jacques Bidet, Stathis Kouvelakis (der.), Çağdaş Marksizm İçin Eleştirel Kılavuz, çev. Şükrü Alpagut, İstanbul, Yordam Kitap, 2014. Razmig Keucheyan, Aklın Sol Yarısı: Yeni Eleştirel Düşünceler Atlası, çev. Selen Şahin, İstanbul, İletişim Yayınları, 2016’da çizdiği “yeni eleştirel düşüncelerin haritası”nda yalnızca iki tarihçi, 1993’te ölen E. P. Thompson ile Mike Davis yer almaktadır.

[3] Matt Perry, Marksizm ve Tarih, çev. Gül Tunçer, İstanbul, İletişim Yayınları, 2010, s. 4, 158. Benzer bir tablo, ancak Marksizmin bir bütün olarak tarih yazımıyla eklemlenme biçimlerine daha fazla dikkat edilerek, Carlos Antonio Aguirre Rojas tarafından da çizilmiştir: La historiografia en el siglo XX. Historia e historiadores, Madrid, Montesinos, 2004, böl. 2, 3.

[4] Bkz. Terry Eagleton, Postmodernizmin Yanılsamaları, çev. Mehmet Küçük, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1999; Alex Callinicos, Postmodernizme Hayır: Marksist Bir Eleştiri, çev. Şebnem Pala, Ankara, Ayraç Yayınevi, 2001.

[5] Bkz. Elias Palti, Giro linguistico e historia intelectual, Buenos Aires, Universidad Nacional de Quilmes, 1998.

[6] Bu düşünsel soy bağı Robert C. J. Young tarafından vurgulanmış ve titizlikle yeniden kurulmuştur: Postkolonyalizm: Tarihsel Bir Giriş, çev. Burcu Toksabay Köprülü ve Sertaç Şen, İstanbul, Matbu Kitap, 2016.

[7] Eric Hobsbawm, “Marxist Historiography Today”, Chris Wickham (der.), Marxist History-writing for the Twentieth Century, Oxford, Oxford University Press, 2007, s. 185; Ellen Meiksins Wood, “What is the ‘Postmodern’ Agenda?”, Ellen Meiksins Wood, John Bellamy Foster (der.), In Defense of History. Marxism and the Postmodern Agenda, New York, Monthly Review Press, 1997, s. 1-16.

[8] Bkz. Perry Anderson, Postmodernitenin Kökenleri, çev. Elçin Gen, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002.

[9]Bu tartışmaların eleştirel bir yeniden inşası için bkz. Enzo Traverso, Savaş Alanı Olarak Tarih: 20. Yüzyılın Zorbalıklarını Yorumlamak, çev. Osman S. Binatlı, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2013.

[10] Bkz. Jean Chesnaux, Du passé, faisons table rase ? À propos de l’histoire et des historiens, Paris, Maspéro, 1976 (1970’lerin Marksist tarih yazımının en iyi sentezlerinden biri).

[11] Pierre Broué, Histoire de l’Internationale communiste, 1919-1943, Paris, Fayard, 1997; Paolo Spriano, I comunisti europei e Stalin, Torino, Einaudi, 1983; Franz Borkenau, World Communism: a History of the Communist International, Ann Arbor, University of Michigan Press, 1962.

[12] Reinhart Koselleck, “‘Champ d’expérience’ et ‘horizon d’attente’: deux catégories historiques”, Le Futur passé. Contribution à la sémantique des temps historiques, Paris, Éditions de l’EHESS, 1990, s. 307-329. (Reinhart Koselleck, Geçmiş Gelecek: Tarihsel Zamanların Semantiği, çev. Selçuk Özkan, İstanbul, İletişim Yayınları, 2018.)

[13] Georg Lukács, Histoire et conscience de classe (1923), Paris, Éditions de Minuit, 1960, s. 41. (Georg Lukács, Tarih ve Sınıf Bilinci, çev. Yılmaz Öner, İstanbul, Belge Yayınları, 1998)

[14] Walter Benjamin, “Sur le concept d’histoire” (1940), Œuvres III, Paris, Folio-Gallimard, 2000, s. 437.(Walter Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine” (1940), Pasajlar, çev. Ahmet Cemal, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1993.)

[15] Ernest Mandel, “Pourquoi je suis Marxiste” (1978), Gilbert Achcar (der.), Le marxisme d’Ernest Mandel, Paris, PUF, 1999, s. 206. (Ernest Mandel’in Marksizmi, çev. Bülent Tanatar, İstanbul, Yazın Yayıncılık, 1998.)

[16] Pierre Vilar, “Histoire marxiste, histoire en construction” (1973), Jacques Le Goff, Pierre Nora (der.), Faire de l’histoire, Paris, Folio-Gallimard, 2011, s. 282.

[17] Karl Marx, Contribution à la critique de l’économie politique, Œuvres I, Paris, Pléiade-Gallimard, 1977, s. 273. (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı)

[18] Karl Marx, “Lettre à la rédaction de l’Otetschestwennyje Sapiski”, Maurice Godelier (der.), Sur les sociétés précapitalistes. Textes choisis de Marx, Engels, Lénine, Paris, Éditions sociales, 1970, s. 351.

[19] Karl Marx, “Le 18 Brumaire de Louis Bonaparte” (1852), Les Luttes de classes en France, Maximilien Rubel (der.), Paris, Folio-Gallimard, 2002, s. 176. Marx’ın tarih üzerine yazılarının genel bir sunumu için bkz. S. H. Rigby, Marx and History. A Critical Introduction, Manchester, Manchester University Press, 1987.

[20] Louis Althusser, “Marxisme et humanisme” (1966), Pour Marx, Paris, La Découverte, 2005. Louis Althusser, Marx İçin, çev. Işık Ergüden, İstanbul, İthaki Yayınları, 2002.

[21] Bkz. Ernest Mandel, Trotski, Paris, Maspéro, 1979, s. 134-147. Troçki’nin konumu, Alex Callinicos tarafından bu “iradeci eğilim”in tipik bir örneği olarak sunulmaktadır: “The Drama of Revolution and Reaction: Marxist History and the Twentieth Century”, Chris Wickham (der.), Marxist History-writing, a.g.e., s. 161-162.

[22] Bkz. Dipesh Chakrabarty, Avrupa’yı Taşralaştırmak: Postkolonyal Düşünce ve Tarihsel Farklılık, çev. İlker Cörüt, İstanbul, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2012.

[23] Eric Hobsbawm, How to Change the World, a.g.e., s. 362.

[24] Isaac Deutscher, “Marxism in Our Time” (1965), Marxism, Wars & Revolutions, London, Verso, 1984, s. 243-255.

[25]Eric Hobsbawm, Devrim Çağı 1789-1848, çev. Bahadır Sina Şener, Ankara, Dost Kitabevi Yayınları, 1998.

[26] Eric Hobsbawm, L’Âge des extrêmes. Histoire du court XXe siècle (1994), Bruxelles/Paris, Complexe, 2003, s. 642. Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl 1914-1991: Aşırılıklar Çağı, çev. Yavuz Alogan, İstanbul, Sarmal Yayınevi, 1996.

[27]Giovanni Arrighi, Adam Smith Pekin’de: 21. Yüzyılın Soykütüğü, çev. İbrahim Yıldız, İstanbul, Yordam Kitap.

[28] François Furet, Le Passé d’une illusion. Essai sur l’idée de communisme au XXe siècle, Paris, Laffont/Calmann-Lévy, 1995, s. 18.

[29] Örneğin bkz. Jürgen Osterhammel, Die Verwandlung der Welt. Eine Geschichte des 19. Jahrhunderts, München, C. H. Beck, 2009, s. 758, 777.

[30] Karl Marx, “Le 18 Brumaire de Louis Bonaparte”, a.g.e., s. 179.

[31] Penelope J. Corfield, “The State of History”, Journal of Contemporary History, 2001, cilt 36, no. 1, s. 156’dan aktarılmıştır. Müritler arasında Paul Blackledge de sayılabilir: Reflections on the Marxist Theory of History, Manchester, Manchester University Press, 2006.

[32] E. P. Thompson, The Poverty of Theory (1978), London, Merlin Press, 1995, s. 63.  (E. P. Thompson, Teorinin Sefaleti: Hatalı Bir Devridaim Makinesi, çev. Ahmet Fethi Yıldırım, Ankara, Heretik Yayınları, 2015) Georg G. Iggers, ancak Marksizmi “ekonomik güçlerin önceliği, bilimsel yöntemin nesnelliği ve ilerleme fikri”ne indirgeyerek, Thompson’ı örnek gösterip “tarihsel materyalizmin Marksist tarih biliminden kültürel antropolojiye” geçtiği sonucuna varabilmektedir (Historiography in the Twentieth Century. From Scientific Objectivity to the Postmodern Challenge, Middletown, Wesleyan University Press, 1997, s. 88).

[33] Isaac Deutscher, “1984: The Mysticism of Cruelty” (1954), Heretics and Renegades, and Other Essays, London, Cape, 1969; Hannah Arendt, “The ex-Communists” (1953), Essays in Understanding 1930-1954, New York, Schocken Books, 1994, s. 391-400. (Hannah Arendt, Formasyon, Sürgün, Totalitarizm: Anlama Denemeleri 1930–1954, çev. İbrahim Yıldız, Ankara, Dipnot Yayınları, 2014. )

[34] Georges Duby, L’Histoire continue, Paris, Odile Jacob, 1991, s. 107.

[35] Pierre Vilar, “Histoire marxiste, histoire en construction”, a.g.e., s. 245.

[36] Eric Hobsbawm, How to Change the World, a.g.e., s. 391.

[37]Michael Löwy, Robert Sayre, İsyan ve Melankoli: Moderniteye Karşı Romantizm, çev. Işık Ergüden, İstanbul, Versus Kitap, 2007; Daniel Bensaïd, Le Pari mélancolique, Paris, Fayard, 1997. Sol melankoli üzerine ayrıca Enzo Traverso, Savaş Alanı Olarak Tarih: 20. Yüzyılın Zorbalıklarını Yorumlamak, çev. Osman S. Binatlı, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2013’ün sonuç bölümüne bkz.

[38] Walter Benjamin, Gesammelte Schriften, Frankfurt/M., Suhrkamp, 1977, cilt I.3, s. 1232.

[39] Carlo Ginzburg, Le Fromage et les vers, Paris, Aubier, 1993, s. 21. (Carlo Ginzburg, Peynir ve Kurtlar: Bir 16. Yüzyıl Değirmencisinin Evreni, çev. Ayşen Gür, İstanbul, Metis Yayınları, 1996)

[40] Adolfo Gilly, La Révolution mexicaine 1910-1920, Paris, Syllepse, 1995. Gilly, Benjamin’in eseriyle ilişkisini El siglo del relampago, Mexico, La Jornada Ediciones, 2002 adlı derlemesinde açıkça ortaya koymuştur.

[41] Ranajit Guha, “The Small Voice of History”, Subaltern Studies, cilt IX, 1996, s. 1-12.

[42] Reinhart Koselleck, “Mutation de l’expérience et changement de méthode”, L’Expérience de l’histoire, Paris, Gallimard/Seuil, “Hautes Études”, 1997, s. 239.

[43] Siegfried Kracauer, Histoire. Des avant-dernières choses, Paris, Stock, 2005, s. 140. (Siegfried Kracauer, Tarih: Sondan Bir Önceki Şeyler, çev. Tuncay Birkan, İstanbul, Metis Yayınları, 2014.)

[44] Walter Benjamin, “Un marginal sort de l’ombre” (1930), Œuvres II, a.g.e., s. 188.

Kaynak: Actuel Marx 2011/2 no:50

https://shs.cairn.info/revue-actuel-marx-2011-2-page-153?lang=fr

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi