Komünist Parti Manifestosu‘nun ilk sözlerini biliyoruz: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor.” Bugün ise maddi bir gerçekliğe sahip iki “hayalet” kapitalist dünyada dolaşıyor ve insanlığın kaderi üzerinde ağırlığını hissettiriyor gibi görünüyor: Donald Trump ve yapay zekâ (YZ). Bunlar birbirleriyle nasıl eklemleniyor? Bizi nasıl bir dünyaya sürükleyebilirler?
İçinden geçtiğimiz dönemi tanımlamak için kullanılan terimlerin sayısı hayli fazla. Tarihçi Quin Slobodian ile yazar Ben Tarnoff yakın tarihli bir metinde bunların birçoğunu sıralıyorlar: “Birbiriyle rekabet eden çeşitli perspektifler ve farklı çerçevelendirmeler önerildi. Böylece devlet kapitalizminden, felaket kapitalizminden, platform kapitalizminden, darboğaz kapitalizminden, akbaba kapitalizminden, örümcek ağı kapitalizminden, takımada kapitalizminden, varlık yöneticileri kapitalizminden, gözetim kapitalizminden ve hatta çöküş kapitalizminden söz edildiğini duyduk. Kuramcılar, neo-feodalizm, tekno-feodalizm, tekno-liberteryenizm, tekno-otoriterlik, tekno-popülizm, tekno-faşizm, kıyamet faşizmi, neofaşizm, neoliberal faşizm, post-neoliberalizm, paleo-popülizm, neopatrimonyalizm, hiperpolitika ve jeoekonomi çağında yaşadığımızı ileri sürdüler.”[1] Bu iki yazar ise kendi paylarına “Muskizm” terimini öneriyorlar (ki bu da tartışılmayı hak ediyor).
Bu terimlerin çokluğu, belki de gidişatını tam olarak kavrayamadığımız bir olgu karşısındaki belirli bir şaşkınlık ve yönünü bulamama hâlini yansıtıyor. Bunların her biri kuşkusuz belirli bir doğruluk payı taşıyor, ancak çoğu zaman olgunun belirli bir yönüne vurgu yapıyor. Bu nedenle, spesifik özelliklerinin ötesine geçerek günümüzdeki süreçlerin özüne ve dinamiğine odaklanmak daha uygun görünüyor. Amerikalı hukukçu ve filozof Bernard E. Harcourt’un Donald Trump’ın başkanlığını nitelemek için kullandığı “modern karşıdevrim”[2] ifadesi, bu amaç bakımından en uygun tanımlama olarak görünüyor.
Gerçekten de yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde değil, dünyanın geniş bir bölümünde farklı derecelerde bir karşıdevrim gündemdedir. Bu karşıdevrim, İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1980’lere uzanan dönemin toplumsal ve ideolojik kazanımlarının tamamını ya da bir bölümünü ve varlığını sürdüren özgürleşme özlemlerini silme saplantısıyla karakterize olmaktadır. Üstelik bazıları bunun bayrağını açıkça taşımaktan çekinmemektedir. Trump yanlısı aktivist Christopher Rufo, Nisan 2025’te New York Times’a şöyle demiştir: “Yaptığımız şey gerçekten bir karşıdevrimdir. Devrime karşı bir devrimdir” (Bernard E. Harcourt tarafından aktarılıyor). 13 Eylül 2025’te Londra’da düzenlenen devasa aşırı sağ gösteride, gösterinin başlıca örgütleyicisi Tommy Robinson da şöyle demiştir: “Biz karşıdevrimiz.”[3] Başka bir bağlamda ve daha eski bir tarihte, liberteryen Murray Rothbard’ın 1992’deki şu ilanı da vardır: “Sosyal demokrasinin ölüm çanlarını çalıyoruz. Büyük Toplum’un ölüm çanlarını çalıyoruz. Refah devletinin de […] Yirminci yüzyılı sileceğiz.” [4] Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin köpeklerinden birine Rothbard adını vermiş olması dikkat çekicidir (üç köpeğinin de adları, kendisine esin kaynağı olarak gördüğü neoliberal iktisatçılardan gelmektedir).
Fransa’da da aynı doğrultuda, 2007 yılında işveren çevrelerinin bir yöneticisinin şu açıklaması olmuştu: “Bugün mesele 1945’ten çıkmak ve Ulusal Direniş Konseyi’nin programını sistematik biçimde tasfiye etmektir!”[5] Bunlara başka örnekler de eklenebilir, ancak bu referanslar Bernard E. Harcourt’un şu değerlendirmesini haklı çıkarmaktadır: “Başkan Trump’ın ikinci döneminin ilk yüz günündeki eylemleri, daha uzun bir tarihsel perspektife oturan ve uluslararası kapsamı daha geniş olan, kapsamlı ve tutarlı bir modern karşıdevrimin son aşamasını oluşturmaktadır.” Harcourt’a göre bu karşıdevrim Amerika Birleşik Devletleri’nde birkaç on yıldır, özellikle Ronald Reagan’ın başkanlığından bu yana sürmektedir.
Karşıdevrim mi? Kuşkusuz bugün, en azından “Kuzey” ülkelerinde, mülk sahibi sınıflar açısından devrimci bir tehlike bulunmuyor. Bu durum, 1918’den 1940’lı yıllara kadar başta Macaristan, Almanya, İtalya, Japonya, Portekiz, Romanya… ardından Avusturya ve yeniden Almanya, daha sonra İspanya ve nihayet 1940 yenilgisinin ardından Fransa’yı etkisi altına alan büyük gerici dalganın bağlamından farklıdır (Rus Devrimi’nin ardından ortaya çıkan devrimci yükseliş 1920’lerin başından itibaren zayıflamaya başlamış olsa da). Bu dalga, gerici ve diktatörlük niteliğindeki rejimlerin doğmasına yol açtı, ancak bunların her biri, özellikle iktidara geliş biçimleri, kurumları ve geleneğe yapılan göndermeler (ve eski siyasal kadrolarla uzlaşmalar) ile kopuş, hatta “devrim” görüntüsü veren unsurlar arasındaki denge bakımından kendine özgü niteliklere sahipti. Bunların son örneklerinden biri, Pétain rejiminin ilan ettiği “Ulusal Devrim”di. Çeşitliliklerine rağmen bu rejimlerin tümü o dönemde faşist olarak nitelendirilebilmiştir (daha yakın dönemde bazı tarihçiler aralarındaki farklılıklar üzerinde ısrar etseler de).
1970’lerde Şili, Arjantin, Brezilya ve Uruguay’daki askerî diktatörlükler de, her şeyden önce baskıcı nitelikleri nedeniyle, sıklıkla faşist olarak mahkûm edilmiştir. Yunanistan’daki diktatörlüğün (1967-1974) nasıl nitelendirileceği ise tartışma konusu olmuştur (Nikos Poulantzas’ın bu konudaki görüşlerinin bir hatırlatması için bkz.[6]).
Bugün gerçekten de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki MAGA akımının bazı bileşenleri (Christopher Rufo, Steve Bannon, kendine özgü tarzıyla Elon Musk…) ve Avrupa’daki aşırı sağ hareketler; ailenin geçirdiği dönüşümü, kürtajın yasallaştırılmasını, LGBTİ haklarını, göçü ve farklı nüfus kesimlerinin kaynaşmasını… toplumsal dönüşümler ya da çeşitli toplumsal kesimlerin mücadelelerinin ürünü olarak değil, “wokeçuların” ve “büyük yer değiştirme” (göç ile gelen nüfusun yerleşik nüfusun yerini alacağına iddiası) komplocularının devrimci bir tertibinin sonucu olarak görüyorlar. Onlara göre, “beyaz ve Batılı uygarlığın” geri dönüşü olmayan biçimde değişime uğraması tehlikesi karşısında bu komploya acilen tepki vermek gerekmektedir. Bu analiz farklı iktidar çevrelerinde hâkim görüş olmasa bile, söz konusu hezeyanlar çeşitli siyasal akımlar tarafından tabanlarını genişletmek ve karşıdevrimci hedeflerine hizmet etmek amacıyla az ya da çok benimsenip araçsallaştırılabilir. Çünkü devrim yakın bir ufukta görünmese de, Richard Donnelly’nin Tommy Robinson hakkındaki yukarıda anılan metinde yazdığı gibi, “karşıdevrimin yakın bir devrimi beklemesi gerekmez; geçmişte elde edilmiş kazanımları ortadan kaldırarak ve direnişi bastırarak önleyici biçimde harekete geçebilir.” Hele de kapitalizmin içinden geçtiği türden sistemik bir kriz bağlamında.
Bununla birlikte, “Güney” söz konusu olduğunda tabloyu nüanslandırmak gerektiğini belirtelim: “Arap devrimlerinden” Sri Lanka, Bangladeş, Nepal, Madagaskar’daki yakın dönem hareketlerine kadar halk ayaklanmaları gerçekten de hükümetleri devirmiş, ancak bugüne kadar egemen sınıflara alternatifler oluşturmayı başaramamıştır. Egemen sınıflar, ordular ya da “sivil toplum”dan çıkan yeni iktidarlar aracılığıyla hegemonyalarını korumuşlardır. Bununla birlikte bu ülkelerin bazılarında devrim bulutu hâlâ tehditlerle yüklüdür ve örneğin Mısır’da Mareşal Sisi bunun kuşkusuz farkındadır.
Rus sosyolog ve aktivist Ilya Budraitskis ise karşıdevrim ile “anti-devrim” adını verdiği olgu arasında bir ayrım yapmaktadır: “Anti-devrim hayalî bir devrimi engellemeye çalışır […] Ufukta beliren bu hayalî devrimin toplumda açıkça görülebilen kökleri yoktur ve güçlü bir iradeye sahip belirgin bir siyasal öznesi de bulunmamaktadır […] Ancak bu hayalî devrim, devlet yöneticilerinin bilincinde başlı başına bir varoluşa sahiptir. Ve uzmanlar tarafından onlarca belgede tarif edilmiştir.”[7]
Bu analizi Rusya’nın dışına taşıdığımızda, örneğin Fransa’da yöneticilerin ve onların medyasının yanı sıra bazı entelektüellerin, bütün toplumsal yaşamı tehlikeye attığı varsayılan birtakım hayaletleri günbegün teşhir ettiklerini görürüz: “wokeçuluk”, “İslami ayrılıkçılık”, kent çeperlerindeki gençlerin “vahşileşmesi” vb. Polis güçleri yalnızca bu olguları ve potansiyel olarak “şüpheli” kabul edilen kişileri sürekli gözetlemekle kalmamakta, aynı zamanda her türlü “taşkınlığı” bastırmaya da hazırlanmaktadır. Yukarıda değinilen bazı MAGA temaları gibi bütün bunlar da büyük ölçüde “hayalî devrim” kategorisine girmektedir. Budraitskis’in ortaya koyduğu sorunsalın sağlam temelleri vardır ve “anti-devrimin”, bugüne kadar tanıdığımız karşıdevrimlerden daha tedrici biçimde ilerleyebileceğini açıklamaktadır. Bununla birlikte, tarihsel ve siyasal çağrışımları daha güçlü olan karşıdevrim terimine bağlı kalmak daha uygun görünmektedir.
Dolayısıyla karşıdevrim; yalnızca burjuva liberal demokrasisi açısından değil, Juan Carbonell’in yapay zekâ konusunda tarif ettiği gibi üretim ve emek süreci açısından da despotik bir dünya inşa etmek için bütün yeni teknolojileri kullanan modern bir karşıdevrim.[8] Marx, “despotik” terimini hem üretim sürecine (“fabrika despotizmi”) hem de Bismarck dönemi Alman İmparatorluğu gibi bazı devletlere uygulamıştır. Dolayısıyla modern karşıdevrimi farklı boyutlarıyla nitelendirmek için “tekno-despotizm” ifadesinin muhtemelen en uygun terim olduğu düşünülebilir.
Her yerde, farklı derecelerde, geleneksel burjuva liberal demokrasisinin daraldığını, polis baskısının ve gözetim tekniklerinin yanı sıra militarizasyonun arttığını, toplumsal kazanımlara yönelik saldırıların yoğunlaştığını, ırkçılığın giderek keskinleştiğini, kimlikçi ve milliyetçi söylemlerin yükseldiğini görüyoruz. Claude Serfati’nin Fransa hakkında kullandığı ifadeyi ödünç alırsak, devletler “radikalleşiyor”.[9] Üstelik Avrupa’da da durum böyledir; “merkezciler” ve sosyal demokratlar iktidarda olduğunda bile. Bazı ülkelerde (Polonya, Amerika Birleşik Devletleri) kürtaj hakkını sorgulayan söylemler, baskılar, hatta hukuki kararlar yaygınlaşmaktadır.
Bu unsurlar ekonomik rejimin özellikleriyle birleşmektedir: yeni teknolojilerin yaygınlaşması, devletlerle iç içe geçmiş ve güçlü konumları sayesinde rant elde edebilen dev şirketlerin ortaya çıkışı, sendikal hareketlerin gerilemesi, eşitsizliklerin patlaması… Ekolojik tehlikelerin, bunların insanlık açısından giderek daha dolaysız hâle gelen sonuçlarının ve harekete geçme aciliyetinin önemsizleştirilmesi, görmezden gelinmesi (hatta Javier Milei ve Donald Trump örneğinde açıkça inkâr edilmesi). Bunun yanı sıra, şirketlerin kâr oranının düşmesi yönündeki baskılara karşı koymasını sağlayan bir inovasyon yarışı eşliğinde meta egemenliğinin daha önce görülmemiş ölçüde yaygınlaşması söz konusudur. Yurttaşlar bu yenilikleri yalnızca taklit etme dürtüsüyle değil, gündelik yaşam açısından vazgeçilmez hâle geldikleri için de benimsemek zorunda kalmaktadırlar (bu süreç, devletlerin yerel kamu hizmetlerini ortadan kaldırmaya yönelik politikalarıyla sinerji içinde ilerlemektedir).
Son olarak, Avrupa Birliği’nde revaçta olan “demokratik” söylemin aksine, karşıdevrimin temel bir toplumsal boyutu vardır. “İlliberal” olarak nitelenen rejimler, “demokratik” ülkelerde uygulananlarla aynı türden neoliberal reformlar gerçekleştirmektedir: Macaristan’da çalışma sürelerine ilişkin reform, Rusya’da emeklilik yaşının yükseltilmesi, Türkiye’de iş hukukunun esnekleştirilmesi vb.
Bugün önümüzde birkaç soru bulunmaktadır:
- Karşıdevrimin itici güçleri nelerdir?
- Ekonomik durumla nasıl eklemlenmektedir?
- Bu karşıdevrim faşist midir?
- Ve elbette, onunla nasıl mücadele edilmelidir? Ancak bu sonuncusu bu yazının konusu değildir.
1. İtici güçler
Nispeten yakın bir tarihe kadar, otoriter eğilim ve baskıların sorumluluğu, basının büyük bölümü ve birçok siyaset bilimci tarafından “sistem dışı” aşırı sağ güçlere yükleniyordu. Bunlar sıklıkla “popülist” olarak nitelendiriliyordu. Bu terim, onları yine popülist olarak adlandırılan az ya da çok radikal sol güçlerle aynı düzleme yerleştirmeye elverişliydi. Bu popülistlerin, “halkın” elitlere ve egemen düzene karşı gerçek ya da varsayılan hoşnutsuzluğuna ve halkın örtük milliyetçiliğine yaslandıkları düşünülüyordu. Bazı ülkelerde (özellikle Avrupa’da), siyasal partilerin giderek birbirinin yerine geçebilir hâle gelmesi ve politikalarının birbirine yakınlaşması, aşırı sağa kendisini bu uzlaşının dışında konumlandırarak seçmenleri cezbetme fırsatı sunmaktadır.
Çeşitli halk kesimlerinde Troçki’nin “karşıdevrimci umutsuzluk”[10] olarak nitelendirdiği bir olgunun var olduğuna kuşku yoktur. Bu durum günümüz dünyasında kolektif örgütlenmenin gerilemesiyle daha da güçlenmektedir. Bu gerileme bireylerin atomize olmasını ve/veya gerici kimliklere (ırksal, dinsel ya da başka türden) kapanmasını teşvik etmektedir. Başka bir ifadeyle, “aşırı sağ, hoşnutsuzluğu gerici bir radikalleşmeye yönlendirme mücadelesinde liderliği ele geçirmektedir.” [11] Üstelik interneti ve sosyal ağları etkili biçimde kullanmayı da bilmektedir. Peki mevcut gelişmeleri yalnızca aşağıdan gelen baskıya ve “sistem dışı” gruplara bağlamak mümkün müdür?
Brexit’e ayrılmış ve 2021’de yayımlanmış bir kitapta iki Fransız sosyolog, Brexit sonucunu küreselleşmenin kazananları ile kaybedenleri arasındaki bölünmenin sonucu olarak gören yaygın yoruma itiraz etmiştir. Önemli kapitalist kesimlerin, aslında finans sektörünün bir bölümünün, yatırım fonları ile hedge fonların, AB’den çıkmayı savunan Leave kampanyasını nasıl finanse ettiğini göstermektedirler. Vardıkları sonuç açıktır: Halk sınıflarının geniş bir kesimi Avrupa Birliği’ne karşı olsa da, onlara göre Leave kampanyasının finansmanı şunu göstermektedir: “Küreselleşmenin kazananları kaybedenlere karşı yenilmedi, kendi aralarında anlaşamayanlar kazananların kendileriydi.”[12] Yaklaşımlarını şöyle açıklıyorlar: “…eleştirel sosyal bilimlerin bir bölümü Brexit’i ve Trump’ın seçilmesini, oyların toplumsal coğrafyası ve sanayisizleşmiş, ayrımcılığa uğramış ve dışlanmış bölgelerdeki beyaz orta ve halk sınıflarının, küreselleşmenin kazananı olan ve çoğu zaman bölgesel ya da küresel ölçekte birbirleriyle bağlantılı kentli elitlere karşı duyduğu hınç açısından analiz etti. Biz bu analizlere karşı çıkmıyoruz, ancak bu iki tarihsel olayı, Brexit’i ve Trump’ın seçilmesini, yalnızca seçmenleri harekete geçiren nedenler açısından anlamamak gerekir. […] Egemen sınıflar cephesinde neler olup bittiğine bakmak, gerek Brexit gerekse Trump’ın seçilmesi örneğinde onların çıkarlarının neler olduğunu anlamak gerektiğini düşündük.”[13] “İkinci finans”, Avrupa düzenlemelerini serbestçe faaliyet göstermesinin önünde bir engel olarak görüyor ve bu kesimin aktörleri otoriter bir liberteryenizmi destekliyorlardı. Genel eğilim itibarıyla neoliberalizmin sonu ufukta beliriyor olacaktı. Araştırmacıların vardığı bazı sonuçlar — Marlène Benquet bunları daha yakın tarihli La finance aux extrêmes (2026) [Aşırı Uçlardaki Finans] adlı kitabında geliştirmiştir. Gerek finansallaşmanın iki kutbu gerekse neoliberalizmin sona erdiği tezi bakımından tartışmaya açıktır. Ancak çalışmalarının önemli bir meziyeti, siyasal gelişmelerin yalnızca demagogların kitleleri manipüle etmesinin ürünü olmadığını, aynı zamanda sermayenin belirli fraksiyonlarının bilinçli tercihlerinden kaynaklandığını göstermeleridir.
Bu yaklaşım Trumpçılık üzerine çalışan bazı analistler tarafından da benimsenmiştir. Özellikle Vladimir Bortun’un “The Capitalist Interests Behind Donald Trump” başlıklı yazısına (Jacobin, 24/02/2026) bakılabilir.[14] Bortun şöyle vurgulamaktadır: “Trumpçılığa ilişkin hâkim yorum, onu (neo)liberal küreselleşme tarafından marjinalleştirilmiş ve geride bırakılmış toplumsal grupların öncülük ettiği ‘aşağıdan gelen bir isyan’ olarak görmektedir. Bu analizde fazlasıyla doğruluk payı vardır (Trump’ın işçi sınıfından aldığı oyların oranı sıklıkla abartılıyor olsa da). Fakat bu, gerçekliğin tamamını yansıtıyor mu? […] Trump’ın yalnızca kendisini ve ailesini zenginleştirmek için orada olması pekâlâ mümkündür. Kendi içinde tutarlı bir ideolojiye ya da gerçek bir sınıfsal projeye sahip olmaması da pekâlâ mümkündür. Ancak Trumpçılık, Trump’ın şahsını aşmaktadır. Kapitalist fraksiyonlardan ve bağımlı sınıfların fraksiyonlarından (hem küçük burjuva hem de işçi sınıfı kesimlerinden) oluşan bir koalisyonu kapsamaktadır.”
Böylece çeşitli ekonomik sektörlerin, milliyetçi ve otoriter olsalar bile kendilerini düzenleme ve vergi oranlarını artırma iddiasında bulunmayan iktidarlara giderek daha fazla destek verdiği görülmektedir: en spekülatif finans kesimleri, fosil yakıt endüstrileri, silahlanma ve gözetim sektörleri ve son olarak yeni teknolojilerin büyük şirketleri. Rüzgârın hangi yönden estiğini sezen başka sektörler de gerici söylemlerle, sistematik biçimde sendika karşıtı politikalar uygulanması perspektifiyle (oysa Avrupa’da sendikalar çoğu zaman toplumsal ilişkiler sistemi içinde birer “ortak” olarak işlev görüyordu), hatta bütün sınırlılıklarına rağmen mevcut demokrasinin kurallarının ihlal edilmesiyle uzlaşmaya hazırdır.
MEDEF’in (Fransa’nın başlıca işveren örgütü) Javier Milei’yi yıllık toplantısına davet etmeye karar vermesi bu bakımdan anlamlıdır (Milei’nin daha sonra bu daveti geri çevirdiği belirtilmektedir). Amerika Birleşik Devletleri’nde Elon Musk ya da Peter Thiel (Palantir’in sahibi Thiel yakın zamanda Milei’nin Arjantin’ine yerleşmiştir) gerici ve otoriter aktivizmlerini gizlemiyor. Hindistan’da ise Narendra Modi başlıca kapitalist sektörler tarafından destekleniyor.
Dolayısıyla devletler ve egemen sınıfların bazı kesimleri günümüzdeki süreçlerin başlıca aktörleridir. Devletler söz konusu olduğunda, Emmanuel Macron’un kendisini “ilerici” ilan etmesi örneğinde olduğu gibi, bunlar zaman zaman aşırı sağ akımlarla aralarına mesafe koyarken aynı zamanda bu süreçlerin aktif aktörleri olabilirler.
Devletler otoriterleşme yarışını, nüfusun gözetim altında tutulmasını ve militarizasyonu meşrulaştırmak için çeşitli argümanlara başvurmaktadır: terör tehlikesi, grevlerin ve gösterilerin yol açtığı aksaklıklar, sözde göçmen istilası (“büyük yer değiştirme” ve “tersine göç” kavramları şimdilik aşırı sağın tekelinde kalmaya devam etse de bu temalar daha geniş çevrelere nüfuz etmektedir), uyuşturucu ticareti, adi suçlar ve Avrupa’da Rusya’nın faaliyetleri. Yasal ve düzenleyici metinler yıldan yıla üst üste yığılmaktadır. Nitekim Fransız hükümeti, zaten hayli geniş olan olağanüstü hâl rejimleri yelpazesine kısa süre önce yeni bir düzenek daha ekledi: Parlamentonun önüne getirilmeden önce iki aylığına ilan edilebilecek “ulusal güvenlik alarm hâli”.
Donald Trump’ın ikinci kez seçilmesi ve davranışları, kuşkusuz bu süreci hızlandıran bir etken oluşturmaktadır. Üstelik Trump, Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen isimlerine bağlı olmayan program unsurları ve kadrolarla iktidara geri dönmüştür. Ancak her yerde siyasal sağ “daha da sağa kaymakta” (Trump’ın Cumhuriyetçi Parti üzerinde hâkimiyet kurması ve eleştirileri hizaya getirmesi bunun bir örneğidir) ve daha dün marjinalleştirilmiş olan aşırı sağ güçler, sermayenin egemen çevreleri tarafından giderek daha fazla kabul görmektedir. Üstelik Avrupa’da, iktidara gelme ihtimali bulunan bu güçler iki konuda güvence vermişlerdir: Avrupa Birliği ve İsrail’e destek (bu ülkenin politikasını eleştirmek artık antisemitizmle özdeşleştirildiğinden, İsrail’i desteklemek antisemit olunmadığının bir kanıtı hâline gelmektedir). İtalya’da Meloni hükümeti otoriterliği, birkaç güvenlik önlemleri “paketinin” kabul edilmesiyle, liberal bir ekonomik çizgiyle bağdaştırmaktadır.
Bununla birlikte, karşıdevrim yolunda en ileri gitmiş devletlerde bile siyasal yöneticiler hâlâ (bu tür bir analizin kapsamına girmeyen Çin hariç) seçim sürecine tabidirler (Viktor Orbán’ın Macaristan parlamento seçimlerindeki yenilgisi bunu göstermiştir). 2002’de iki Amerikalı siyaset bilimci bu tür rejimleri “rekabetçi otoriterlik”[15] terimiyle tanımlamıştır. Böyle bir sistemde bir parti, az ya da çok demokratik bir seçim yoluyla iktidara gelir ve ardından denge ve denetleme mekanizmalarını aşındırır. Yürütme, kamu yönetimini ve yargı dâhil kilit görevlere yapılan atamaları kendisine sadık kişilerle doldurur. Ardından kamuoyundaki eleştirileri azaltmak ve seçmenleri iktidar partisi lehine etkilemek amacıyla medya, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları hedef alınır. Muhalefet partilerinin ve yurttaşların hakları budanır. Yaygınlaşma eğilimindeki bu rejim türünün varlığını sürdürmesinin nedenlerinden biri, budanmış ve manipüle edilmiş bir çok partili sistemin, tek partili bir sisteme kıyasla içeride daha kolay yönetilebilir ve uluslararası düzeyde daha “sunulabilir” olabilmesidir. Ancak rekabetçi otoriterliğin farklı dereceleri olabilir: Viktor Orbán seçimleri kaybetmiş olsa da Vladimir Putin’in seçim kaybetmesi neredeyse tahayyül edilemezdir ve Recep Tayyip Erdoğan da şu anda bunun gerçekleşmesini engellemek için elinden geleni yapmaktadır.
Hakların azaltılmasının günümüzdeki uç örneklerinden birine daha değinmek gerekir: kurumları ana akım tarafından demokratik kabul edilen, ancak bazı sakinlerinin ikinci sınıf yurttaş statüsüne indirgendiği devletler. Narendra Modi’nin Hindistan’ında Müslümanlar ve Hıristiyanlar açısından durum böyledir; bu kesimler Hindulardan daha az meşru topluluklar olarak görülmektedir. Yetkililerin ve polisin desteği ya da en azından hoşgörüsüyle sürekli şüphe altında tutulmakta ve şiddete maruz kalmaktadırlar. Araştırmacı Christophe Jaffrelot bu durumu nitelendirmek için “etnik demokrasi”[16] ifadesini kullanmaktadır.
Bu niteleme uzun zamandır İsrail için de kullanılmaktadır (örneğin Alain Dieckhof’un “Quelle citoyenneté dans une démocratie ethnique ?” [Bir etnik demokraside nasıl bir yurttaşlık?] başlıklı çalışmasına bakınız).[17] Yahudi olmayanlar (esas olarak Filistinli Araplar) burada fiilen ve kısmen haklarından mahrum bırakılmış, 1948’den bu yana daha az meşru kabul edilmiş ve ayrımcılığa uğramışlardır. Bu durum 19 Temmuz 2018 tarihli yasayla açıkça ilan edilmiştir: “İsrail Devleti, Yahudi halkının ulus-devletidir, Yahudi halkı burada doğal, kültürel, dinsel ve tarihsel kendi kaderini tayin hakkını kullanır. İsrail Devleti’nde ulusal kendi kaderini tayin hakkının kullanılması yalnızca Yahudi halkına özgüdür.” İşgal altındaki topraklarda ise ayrımcılık ve baskılar daha da açık biçimde görülmektedir. Bu iki simgesel ve güncel örneğin ötesinde, başka devletler de farklı derecelerde kendi nüfuslarının belirli kesimlerine karşı ayrımcılık uygulamaktadır.
Sonuç olarak, yaygın biçimde demokratik olarak nitelendirilen devletlerde bile otoriterliğe doğru bir eğilim mevcuttur. Yürütme organları giderek daha fazla kayırmacılığa başvurmakta, kamu yönetimini doğrudan siyasallaştırmakta, “düzen” güçlerini tahkim etmekte, gösteri haklarını ve muhalefet alanlarını, ayrıca akademik özgürlükleri kısıtlamakta ve ırkçılığı körüklemektedir. Öte yandan medya özgürlüğü de medyayı kontrol eden kapitalist grupların keyfine bağlı olarak giderek budanmaktadır. Ayrıca gerçek savaşların (ki bunların etkisi hiç de önemsiz değildir) çok ötesinde, savaş hayaleti her yerde dolaşıma sokulmaktadır.
Dolayısıyla karşıdevrim, her şeyden önce devlet aygıtları tarafından, doğrudan iktidarda temsil edilmesi şart olmayan bir aşırı sağla açık ya da örtük bir işbirliği içinde yürütülüyor görünmektedir. Farklı devletler bu süreçte farklı ölçülerde ilerlemiş durumdadır: örneğin Büyük Britanya, Fransa’dan daha az ilerlemişken Fransa da Amerika Birleşik Devletleri’nin ve özellikle Hindistan, Rusya, Türkiye ya da İsrail’in gerisindedir. Ancak Fransa’da Marine Le Pen’in ya da Jordan Bardella’nın (Ulusal Birlik) Cumhurbaşkanlığına gelmesi, otoriterliğe ve toplumsal hakların “millileştirilmesine” doğru giden süreci önemli ölçüde hızlandıracaktır; özellikle de Beşinci Cumhuriyet Anayasası’nın cumhurbaşkanına, örneğin Giorgia Meloni gibi bir İtalyan hükümet başkanına kıyasla çok daha büyük bir ağırlık tanıdığı düşünüldüğünde.
Devletler üzerine yapılan bu değerlendirmeler ve karşıdevrim üzerindeki vurgu, esas olarak aşırı sağa ve neofaşist güçlere odaklanan analizlerle belki de bir tartışmayı beraberinde getirmektedir. Buna yeniden döneceğiz.
2. Karşıdevrim ile ekonomik durum nasıl eklemleniyor?
Joseph Stiglitz, Kasım 2019 tarihli “The End of Neoliberalism and the Rebirth of History” başlıklı metninde şöyle vurgulamaktadır: “Soğuk Savaş’ın sonunda siyaset bilimci Francis Fukuyama, ‘Tarihin Sonu mu?’ başlıklı ünlü bir makale kaleme aldı. Ona göre komünizmin çöküşü, bütün dünyayı nihai varış noktasından (liberal demokrasi ve piyasa ekonomisinden) ayıran son engeli ortadan kaldıracaktı. Pek çok kişi bu görüşü paylaşıyordu. Bugün […] Fukuyama’nın düşüncesi eskimiş ve naif görünüyor.”[18]
Neoliberalizmin sonu teması, özellikle Fransa’da oldukça revaçtadır. Nitekim iktisatçı ve gazeteci Romaric Godin yakın tarihli bir kitabında [19] şöyle yazıyor: “Neoliberal proje, kapitalizm tarafından çerçevelenmiş, birikim için gerekli görülen kuralları kabul eden bir demokrasi projesiydi. […] Neoliberalizmin krizi, demokrasi-kapitalizm çiftinin ayrışacağı bir dönemin başlangıcına işaret etmektedir.” Bununla birlikte yazar başka yerlerde daha ihtiyatlı ifadeler kullanarak demokrasi ile kapitalizmin özsel olarak birbirlerine bağlı olmadıklarını ve demokrasinin kapitalizm açısından ancak kapitalizmin işleyişi için gerekli uzlaşmayı sürdürdüğü ölçüde kabul edilebilir olduğunu açıklamaktadır. 2008’den bu yana yaşanan neoliberalizm krizi karşısında, “bu noktada beliren seçenek, itirazları bastıran, toplumsal istikrarı sağlayan ve sermayenin çıkarlarını koruyan otoriter bir devlettir.” Romaric Godin’e göre mevcut evre, devletin sermayenin hizmetinde, birikimi kolaylaştırmak amacıyla piyasanın yerini aldığı yeni bir devlet kapitalizmi evresidir.
2008-2009 krizinden bu yana kapitalizmin giderek daha fazla devlet desteğiyle ayakta tutulduğu doğrudur. Ancak Godin’in neoliberalizm ile demokrasi arasında kurduğu bağ, bunu belli bir ihtiyatla ortaya koysa bile, oldukça tartışmalıdır. Başka yazarlar ise tam tersini savunmakta ve onlarca yıllık bir tarihe dayanmaktadırlar. Bu bağlamda, başlığı hiçbir nüansa yer bırakmayan İç Savaşı Seçmek: Neoliberalizmin Başka Bir Tarihi [20] adlı kitaptan söz edilebilir. Kitabın ilk bölümü, Margaret Thatcher’a esin kaynağı olan ve bir başka “Nobel Ekonomi Ödülü” sahibi Friedrich Hayek’in övgüyle karşıladığı politikaların uygulandığı Pinochet Şili’sine ayrılmıştır. Yazarlar, 1930’lardan itibaren neoliberal düşünürlerin uzun tarihini ve bunlardan bazılarının dönemin faşist rejimlerine karşı (az ya da çok çekinceyle) gösterdikleri hoşgörüyü gözden geçirmektedirler. Onlara göre, “neoliberalizmin kendi içinden (vurgu bize ait) antidemokratik otoriterliği, ekonomik milliyetçiliği, genelleştirilmiş rekabetçiliği ve genişletilmiş kapitalist rasyonaliteyi bir araya getiren özgül bir siyasal biçim ürettiği bir dönemi yaşıyoruz. Bu özgün yönetimsellik, tarihsel faşizme benzemeksizin neoliberalizmin mutlakiyetçi, otoriter ve (gerektiğinde) diktatoryal karakterini bütünüyle üstlenmektedir.” Bu analizde iki nokta önemlidir: Birincisi, otoriter dönüş neoliberalizmi sorgulamamakta, aksine onun sürekliliği içinde yer almaktadır, ikincisi ise “tarihsel” faşizmden farklı bir olguyla karşı karşıya olduğumuzdur (buna geri döneceğiz).
Neoliberalizmin ölüm çanlarını çalmak için henüz erken görünüyor. Şimdilik egemen sınıflar saldırı hâlindedir ve sermayenin özgürlüğünü kısıtlayan her şeyi bölge bölge ve devlet devlet, az ya da çok doğrudan biçimde sorgulamaktadırlar. Donald Trump’ın 20 Ocak 2025’te çıkardığı ilk düzenlemelerden biri, ABD’yi çokuluslu şirketlere yönelik küresel asgari vergilendirme anlaşmasından çekmiştir; oysa bu anlaşma söz konusu şirketler açısından pek de ağır değildi. Trump denetim ve düzenleme kurumlarını tahrip etmeye yönelik faaliyetlerini sürdürmekte, aynı zamanda kripto paraların da destekçiliğini yapmaktadır. Avrupa’da sanayi sektöründe işten çıkarmalar peş peşe gelirken kamu hizmetlerinde kesintiler yoğunlaşmakta; birçok başkentte spekülasyon ve kiralardaki artış halk kesimlerini kentlerden dışlamaktadır.
Kuşkusuz devlet politikaları artık ticari mübadelelere daha açık biçimde, daha sınırlı ölçüde de uluslararası yatırımlara ve hatta belirli faaliyetlerin teşvik edilmesine (ilk sırada yapay zekâyla ilgili olanlara) müdahil olmaktadır. Ancak bu, küreselleşmenin sona erdiği anlamına gelmez. Farklı emperyalizmlerin küreselleşmenin koşullarını belirlemek ve/veya bu “sonluluk kapitalizmi”nde [21] “pastadan aldıkları payı” savunmak için yürüttükleri mücadele anlamına gelir. Bütün bunlar, ABD’nin Çin karşısındaki üstünlüğünü korumak istediği bir bağlamda gerçekleşiyor.
Yeni teknolojilere gelince, bunlar özel sektör faaliyetleri ile devlet arasında yenilenmiş iç içe geçme biçimlerine yol açmaktadır. Slobodian ve Tarnoff’un yazdığı gibi, Muskizm liberteryen olmaktan çok uzaktır: “Muskizmin temel ilkelerinden biri kamu-özel sektör kaynaşmasıdır, devletin yüksek riskli ve yüksek getirili projeler için finansman sağlayıcı, kolaylaştırıcı ve güvenlik ağı olarak kullanılmasıdır. Biz buna devlet simbiyozu diyoruz. Bunu SpaceX, Starlink ve Tesla örneklerinde açıkça görebiliriz. Musk bürokrasinin ve belirli düzenleme türlerinin sert bir eleştirmenidir, ancak kesinlikle devletin kendisinin değil. Aksine, devleti sistematik biçimde bir güç ve kâr kaynağı olarak araçsallaştırmıştır. Bunu, hükümetlere kendi altyapılarına dayanarak egemenlik işlevlerini yerine getirmelerine yardımcı olmayı vaat ederek yapmaktadır: bizim ‘hizmet olarak egemenlik’ diye tanımladığımız bir dinamik.”[22]
Devlet ile dijital şirketler arasındaki simbiyoz askerî faktör tarafından daha da güçlendirilmektedir: Bu şirketlerle ordular ve polis güçleri arasındaki çok sayıdaki işbirliği örneği, “büyük teknoloji şirketlerinin devletten özerkleşeceğini öne süren tekno-liberteryen fantezilerin aksine, bir askerî-dijital kompleksin var olduğunu” göstermektedir.[23] Nitekim Palantir de Peter Thiel’in liberteryen söylevlerine rağmen büyük ölçüde devletlerle ve onların silahlı kuvvetleri ve polis teşkilatlarıyla simbiyoz içinde varlığını sürdürmektedir.
3. Bu karşıdevrim faşist olarak nitelendirilebilir mi?
Trump ve çeşitli aşırı sağ akımlar, Thatcher’ın ünlü TINA (“There is no alternative” — “Başka alternatif yok”) kısaltmasının temsil ettiği anlayıştan kopuş güçleri olarak kendilerini sunmaktadırlar. Bu söylem, eşitsizliklerin arttığı, “aşağıdakilerin” kendilerini hor görülmüş hissettikleri ve sermayenin sol kanatlarının (ABD’de Demokratlar, Avrupa’da sosyal demokratlar) en iyi ihtimalle güçsüz, en kötü ihtimalle ise mevcut durumun ortak sorumluları olarak görüldüğü bir bağlamda belirli bir yankı bulmaktadır.
Aşırı sağın da radikalleşmiş geleneksel sağın da eşitsizliklere ve sermayenin iktidarına gerçekten saldırması söz konusu olmadığından, öne sürülen korkuluklar göç, İslam, LGBTİ’ler… ve günümüzde daha örtülü bir biçimde, sözde bir Yahudi komplosudur.
Donald Trump, daha önce de belirttiğimiz gibi, devletin radikalleşmesi ile neofaşistlerin yükselişinin kesişme noktasında yer almaktadır. Genel olarak, devletin ve egemen sınıfların geçirdiği dönüşümün, yalnızca aşırı sağın ve neofaşistlerin iktidara katılmasının -ki birçok devlette durum zaten böyledir- değil, aynı zamanda aşırı sağcı siyasetçiler ile neofaşistlerden oluşan koalisyonların kurumların denetimini ele geçirmesinin koşullarını giderek yarattığı bir süreç hakkında ne söylenebilir? Bu siyasetçiler muhtemelen diğer siyasetçilerin “giyim kurallarına” uyacaklardır (arkalarında daha az medeni gruplar kümelense bile). Üstelik bu koalisyonlar, örneğin az ya da çok ulusal-sosyal nitelikteki söylemler bakımından, bazı alanlarda heterojen olabilirler. Nitekim 20. yüzyılın ilk yarısındaki faşist partiler de kendi içlerinde heterojendi.
“Faşizm” teriminin çeşitli türevleri, çoğu zaman ilgi çekici olan çok sayıda analizin merkezinde yer almaktadır[24],ancak bize göre bunlar, modern karşıdevrimci süreci tarif etmek açısından genel olarak tartışmalıdır. Tabii faşizmi, Umberto Eco’nun Ur-Faşizminde (“ebedî faşizm”) olduğu gibi zamanlar üstü bir kavram hâline getirmediğimiz sürece.[25] Ve onun bir siyasal strateji olduğunu unutmadığımız sürece.
Enzo Traverso’nun (içinde bulunduğumuz dönem için “bir tür post-faşizm”den söz etmektedir) açıkladığı gibi, “tarihin bir tekrarıyla, geçmişe dönüşle karşı karşıya değiliz; yeni sorunlarla ve yeni tehditlerle karşı karşıyayız, ancak bunları analiz etmek ve yorumlamak için elimizde yalnızca geçmişten miras kalan kavramlar var. Bu elbette hayal kırıklığı yaratıyor: Bu sözcükler, korkunç bir fırtınanın yaklaştığını haber verir gibi görünen çağımızın belirsizliğini iyi tarif etmiyor.”[26]
Elbette burada, 1930’ların bazı faşizmleri kadar felaket niteliğinde durumlara yol açabilecek mevcut koşulların taşıdığı riskleri küçümsemek söz konusu değildir. Ukrayna’nın işgali, Gazze’deki soykırım savaşı, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin doğusundaki kaynaklar uğruna yürütülen vekâlet savaşları bunun örnekleridir. Sürmekte olan ekolojik felaketin etkilerinin inkâr edilmesi ya da önemsizleştirilmesi de bir başka örnektir: açıklamalara ve uluslararası konferanslara rağmen sahte çözümler ve business as usual, yani işlerin eskisi gibi sürdürülmesi, eğilimi ağır basmaktadır.
Kapitalizmin sürmekte olan dönüşümlerini ve bunların siyasal, toplumsal ve ekolojik etkilerinin yanı sıra burjuvaların kendi içlerindeki bölünmeler üzerindeki sonuçlarını anlamak gerekiyor. Bu da tartışmayı yalnızca “faşizm” meselesine indirgemekten çıkmayı gerektirir.
Bununla birlikte, uygunsuz niteliğine rağmen ve teorik analizlerin ötesinde, “faşist” teriminin kullanılmasını haklı çıkarabilecek bir argüman vardır: Bu terim bizi bildiğimiz bir zemine geri götürür ve dolayısıyla siyasal açıdan yararlıdır, böylelikle kitlesel bir direnişin harekete geçirilmesine katkıda bulunabilir. Brezilyalı akademisyen Angela de Castro Gomes, “faşist” sözcüğünün, günümüzdeki çeşitli akımları veya hükümetleri nitelendirmek açısından entelektüel olarak son derece tartışmalı olmakla birlikte, “bu tür deneyimlerle mücadele etmek için etkili bir araç olduğunu, çünkü paylaşılan bir tarihsel hafızaya dayanarak bir suçlama kategorisi olarak son derece iyi işlediğini” açıklamaktadır.[27]
26-29 Mart 2026 tarihlerinde Porto Alegre’de düzenlenen Uluslararası Antifaşist Konferans’a gelince (burada konferansın şu ya da bu meseleyi ele alış biçimini tartışmak söz konusu değildir) konferansın sonuç bildirgesi hiçbir nüansa yer bırakmadan şöyle demektedir: “Kapitalist-emperyalist sistem derin bir krizden geçmekte ve belirgin bir ekonomik, toplumsal ve ahlaki gerileme yaşamaktadır. Emperyalist güçlerin bu gerilemeye verdiği yanıt, faşizmi her yerde teşvik etmek, neoliberal politikaları dayatmak, daha zayıf uluslara karşı askerî saldırılarda bulunmak ve onları yeniden sömürgeleştirmek olmuştur.”[28]
Referanslar
- Muskism as Fordism – LPE Project, Fransızca çevirisi À l’encontre, 28 Nisan 2026, “Débat. Le « muskisme » comme « fordisme » ? – À l’encontre”.
- Bernard E. Harcourt, “A Modern Counterrevolution”, The Ideas Letter, 1 Mayıs 2025; Fransızca çevirisi Esprit, Mayıs 2025, “Une contre-révolution moderne”.
- Richard Donnelly, “We Are the Counter-Revolution: Tommy Robinson and the Remaking of British Fascism”, International Socialism; Fransızca çevirisi À l’Encontre, Mayıs 2026.
- “A Strategy for the Right”, Mises Institute.
- Denis Kessler, “Il s’agit de défaire méthodiquement le programme du CNR”, Le Club.
- Panagiotis Sotiris, “Lire Poulantzas pour comprendre l’autoritarisme néolibéral et les extrêmes droites”, Contretemps, 12 Temmuz 2023.
- Ilya Budraitskis, Dissident among Dissidents: Ideology, Politics and the Left in Post-Soviet Russia, 2022. Ayrıca bkz. “The Extraordinary Adventures of Guy Fawkes”, Journal, no. 65.
- Juan Sebastian Carbonell, Un taylorisme augmenté. Critique de l’intelligence artificielle, Amsterdam Yayınları, 2025.
- Claude Serfati, L’État radicalisé, La Fabrique, 2022.
- Lev Troçki, “Kitlesel bir hareket olarak faşizm, karşıdevrimci umutsuzluğun partisidir”, Komünist Enternasyonal’in Dönüşü ve Almanya’daki Durum, 26 Eylül 1930.
- Martín Lallana, Júlia Martí, “Le pouvoir et l’urgence dans la crise écologique”, Inprecor, 30 Mayıs 2026.
- Marlène Benquet, Théo Bourgeron, La finance autoritaire – Vers la fin du néolibéralisme, s. 54, Raisons d’agir éditions, 2021.
- Marlène Benquet ve Théo Bourgeron ile söyleşi, “Les classes dominantes ont financé les options politiques xénophobes, climato-négationnistes et sexistes qui ont conduit aux votes dits populistes”, 1 Şubat 2021 (Quartier général sitesi).
- Vladimir Bortun, “The Capitalist Interests Behind Donald Trump”, Jacobin, 24 Şubat 2026.
- Steven Levitsky, Lucan Way, “The New Competitive Authoritarianism”, Journal of Democracy, Johns Hopkins University Press, Ocak 2020.
- Le Monde, “En Inde, « la démocratie ethnique » de Modi”.
- Alain Dieckhof, “Quelle citoyenneté dans une démocratie ethnique ?”, Confluences Méditerranée, 2005.
- Joseph Stiglitz, “The End of Neoliberalism and the Rebirth of History”, Social Europe, 26 Kasım 2019.
- Romaric Godin, Le problème à trois corps du capitalisme, s. 208-209, La Découverte, 2026.
- Pierre Dardot, Haud Guéguen, Christian Laval, Pierre Sauvêtre, Le choix de la guerre civile : Une autre histoire du néolibéralisme, Lux éditeur, 2022.
- Arnaud Orain, Le monde confisqué, Flammarion, 2025.
- Slobodian ve Tarnoff, yukarıda anılan metin.
- Sébastien Broca, “Les noces de l’IA et de l’État”, Le Monde diplomatique, Nisan 2026.
- Fransa için bkz. Ugo Palheta’nın çalışmaları; en yakın tarihli kitapları: Comment le fascisme gagne la France, La Découverte, 2025 ve La nouvelle internationale fasciste, Textuel, 2025.
- Umberto Eco, “Ur-Fascism”, 1995. Fransızca çevirisi: Comment reconnaître le fascisme, Grasset, 2010.
- Enzo Traverso, Nisan 2026, Viento Sur dergisinde yayımlanan makale.
- “Le gouvernement Bolsonaro : ni fascisme ni populisme, autoritarisme radical”, Politika.
- “Déclaration de Porto Alegre – Unité contre le fascisme et pour la souveraineté des peuples”, Attac France.
7 Temmuz 2026
Kaynak: https://alencontre.org/laune/contre-revolution-moderne-et-fascisme.html
Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi
