İmdat Freni

“Komünizmin Kara Kitabı”na Bir Cevap – Daniel Bensaïd

“Böylesi bir olgu, insanlık tarihinde unutulmazdır, çünkü o, insanın doğasında gelişmeye değin öylesi bir elverişliliği, öylesi bir yeteneği ortaya çıkarmıştır ki, hiçbir siyasa, tüm inceliklerine karşın, olayların daha önceki gelişiminden onu çıkaramazdı: salt, insan ırkında birleşmiş olan doğa ve özgürlük, adaletin içsel ilkelerini izleyerek, bu gelişmeyi ilan edecek durumdaydı, olsa olsa belirsiz bir şekilde ve tali bir olay olaak. Ancak, bu olayın hedefine henüz varılmamış olunsa, veya bir halkın Anayasasının devrimi veya reformu sonuçta başarısızlığa uğrasa, ya da hatta, belirli bir zaman sonra, (bugün bazı siyasetçilerin iddia ettiği gibi) her şey eskisine dönse bile, bu felsefi kehanet gücünden hiçbir şey kaybetmeyecektir. Çünkü bu olay, elverişli koşullar kendini gösterdiğinde, halkların hafızasına yeniden sokulmamak ve bu tipteki yeni girişimlerde yeniden hatırlatılmamak için fazlasıyla önemli, insanlığın çıkarlarıyla fazlasıyla iç içe geçmiş ve dünyanın tüm bölgeleri üzerindeki etkisi fazlasıyla büyüktür.”

Emmanuel Kant, Yetilerin üç bölümde çelişkisi, 1798.

“İşte çözülmesi gereken sorun şudur, olayların seyrinde, gerçekten de bir süreklilik var mıdır, yoksa söz konusu olan birbirine temelde bağlı, ama herşeye rağmen iki ayrı siyasi ve ahlaki dünyaya gönderme yapan iki olaylar dizisi mi? Eğer bu sorunu çözmeyi başaramazsak, bugün bile, hâlâ kazara tehlikeli hale gelebiliriz. Çünkü üzerine düşünülmemiş geçmiş, en kötü önyargıları yeniden canlandırır ve tarih bilincinin siyasi alana nüfuz etmesini engeller”

Mikhaïl Guefter, “Stalin dün öldü” in L’Homme et la sociét´, 1987

1798’de, tam bir gericilik dönemi içerisindeyken, Emmanuel Kant, Fransız Devrimi hakkında, yenilgilerin ve gerilemelerin ötesinde, böylesi bir olayın unutulamayacağını yazıyordu. Çünkü, bu zamanın yırtılışının ardında, kaçak biçimde de olsa, özgürleşmiş bir insanlık vaadi belirmişti. Kant haklıydı. Bugünkü sorunumuz, bizzat Ekim ismine bağlı bu büyük vaadin, dünyanın sarsılışının, ilk dünya kıyımı döneminde cehennemde beliren bu ışıltının da, halkların “hafızasına yeniden sokulup” sokulamayacağıdır. Bu, bir “hafıza ödevinin” değil (ki bu terim bugün artık eskimiştir), bir hafıza çalışması ve mücadelesinin hedefidir.

1917 Ekim’inin 80. yıldönümü sessiz geçme tehlikesini taşıyordu. Komünizmin Kara Kitabı‘nın, en azından “Ekim olayını”, ardından bir daha barışılamayacak o büyük tartışmaları yeniden açmak gibi bir yararı olmuştur. Eser sahibi olan Stephane Courtois’nın da açıkça belirttiği gibi, bu çalışmanın hedefi komünizm ile stalinizm, Lenin ile Stalin, devrimin başlangıçtaki parıltısı ile, Gulag’ın soğuk alacakaranlığı arasında tam bir uyum, kesin bir süreklilik kurmaktı: “Stalinist ve komünist, aynı şeydir“, diye yazıyor Journal du Dimanche‘ta (9 Kasım 1997).

Büyük sovyet tarihçisi Mikhaïl Guefter tarafından sorulan soruya cevap vermek son derece önemlidir: “İşte çözülmesi gereken sorun şudur, olayların seyrinde, gerçekten de bir süreklilik var mıdır, yoksa söz konusu olan birbirine temelde bağlı, ama herşeye rağmen iki ayrı siyasi ve ahlaki dünyaya gönderme yapan iki olaylar dizisi mi?” Gerçekten de biten yüzyılın anlaşılabilirliği kadar, yaklaşan fırtınalı yüzyıldaki angajmanlarımıza da hakim olacak, belirleyici bir soru: eğer stalinizm, bazılarının savunduğu veya bahşettiği gibi, komünist projeden sadece bir “sapma” ise ya da onun “trajik bir uzantısı” ise, o zaman bizzat bu proje hakkında en radikal sonuçları çıkarmak gerekir.

I. Bir asrın sonu davası

Aslında, Kara Kitap‘ın yazarlarının amaçladığı tam da budur. Gerçekten de, Stephane Courtois’nın ve basında çıkan bazı makalelerin soğuk savaş tonuna şaşabiliriz. Kibarca “piyasa demokrasisi” olarak yeniden tanımlanan kapitalizm, SSCB’nin çözülüşü sonrasında, kendisini alternatifsiz ve yüzyıl sonunun kesin galibi olarak ilan ederken, bu hırs, aslında, bastırılmış bir korkuyu dile getirmektedir: bu, bürokratik ikizi ile birlikte en iyi gerekçesinin de yok olmasıyla, düzenin yaralarının ve kusurlarının ortaya çıkması korkusudur. Dolayısıyla farklı bir gelecek olanağının görülmesine yol açacak herşeyin önceden şeytanlaştırılması son derece önemlidir. Gerçekten de, iflası sonucu kendi stalinist taklidinin ortadan kalkmasıyla, bürokrasi tarafından ele geçirilişinin sona ermesiyle birlikte, komünizmin hayaleti dünyada yeniden kol gezebilir.

Eski gayretli stalinistlerden kaç tanesi, stalinizm ile komünizm arasındaki farkı anlayamamış olmaktan dolayı, stalinizm ile birlikte komünizmden de vazgeçerek, din değiştirmişlerin tutkusuyla liberal davaya katılmıştır? Stalinizm ile komünizm, birbirinden farklı olmaktan öte, kesinlikle birbirine karşıtdır. Ve aralarındaki bu farkı hatırlatmak, stalinizmin mağduru olan binlerce komüniste karşı en asgari görevimizdir.

Stalinizm, komünizmin bir çeşidi değil, bürokratik karşı devrimin ismidir. Nazizme karşı mücadelenin aciliyeti içerisinde bulunan, veya iki dünya savaşı arası dönemdeki küresel bunalımının sonuçlarına karşı savaşan birçok samimi militanın, bunun bilincine bir an evvel varmaması ve parçalanmış varlığını mertçe feda etmesi hiçbir şeyi değiştirmez. Eğer Mikhaïl Guefter’in sorusuna cevap vermek gerekirse, söz konusu olan hakikaten de, birbirinden ayrı ve uzlaşamaz “iki siyasi ve ahlaki dünya“. Bu cevap, Stephane Courtois’nın Kara Kitap‘ta vardığı sonuçların tam diğer ucunda bulunmaktadır.

Courtois, kimi zaman, komünizmin bir Nüremberg’ini istemiş olduğunu reddediyor, muhtemelen sayın Le Pen’e ait olan bu görüşü savunmanın rahatsızlığıyla. Bununla birlikte, Kara Kitap‘ın amacı, nazizm ile komünizm arasındaki farkları silmenin yanı sıra, bunların tamamıyla sayısal ve “objektif” karşılaştırılmasının birincisinin lehine döndüğünü ifade ederek, nazizmi sıradanlaştırmayı da içermektedir: 25 milyona karşı 100 milyon ölü, 20’ye karşı 60 terör yılı. Kitabın etrafına sarılı olan ilk tanıtım bandı “100 milyon ölü” diye yaygara koparıyordu. Yazarların sayımına göre 85 milyon ölü var. Ama sayın Courtois için 15 milyon eksik ya da fazla pek fark etmiyor. Cesetleri kepçeye doldurup oynuyor sanki. İlkeleri, dönemleri, nedenleri ve tarafları birbirine karıştıran bu iç karartıcı toptancı saymanlıkta, aslında bizzat kurbanlara karşı son derece saygısız ve utanmazca bir şeyler var.

Sovyetler Birliği örneğinde, toplam 20 milyon kurbandan söz ediliyor ancak bu rakamın tam olarak neye tekabül ettiği anlaşılamıyor. Kara Kitap‘a yaptığı katkıda, Nicolas Werth bu yaklaşık tahminleri alçaltarak düzeltiyor. Belli arşivlere dayanarak tarihçilerin 1936-38 büyük temizliğinin kurbanlarının sayısını 690 bin olarak saptadığını belirtiyor. Bu, korkunçluğun ötesinde, devasa bir rakkam. Ayrıca Gulag’ta tutuklu olan insan sayısının yılda ortalama iki milyon olduğunu ifade ediyor ve bunların tahmin edilenin ötesinde bir oranının, yeni gelenlerin yerlerini almasıyla serbest bırakıldığını açıklıyor. Toplam 20 milyon ölüye ulaşılması için, tasfiyelere ve Gulag’a bir de iki büyük kıtlık dönemini (1921-22’de beş milyon ve 1932-33’de altı milyon ölü), ve iç savaşınkileri de eklemek gerekir. Ne var ki Kara Kitap‘ın yazarları, iç savaşta ölenler için “komünizmin cinayetleri”nden, diğer bir deyişle soğuk kanlılıkla karar verilmiş bir yok etme harekâtından söz edemezler.

Böylesi ideolojik yöntemlerle, Sermayenin Suçlarının Kızıl Kitabı‘nı yazmak pek zor olmazdı. Hem dünün hem de bugünün sömürgeci yağmalamaların ve halkları yok etmenin, dünya savaşlarının, iş kazalarının, salgın hastalıkların, sürekli kıtlıkların kurbanlarını toplamak yeterdi. Sırf yirminci yüzyıl için bile yüz milyonlarca kurban sayılabilirdi. Üçlemesinin fazla sık unutulan ikinci bölümünde, Hannah Arendt, modern emperyalizmde totalitarizmin ilk örneğini ve Afrika’daki sömürgeci toplama kamplarında, bir takım başka kamplarının ilk belirtisini görüyordu.

Söz konusu olan, rejimleri, dönemleri, belirli çatışmaları incelemek değil de, bir düşünceye saldırmak ise, kim bilir kaç ölüm yükleyebiliriz asırlar boyunca, Hristiyanlığa ve İncil’e, liberalizme ve “bırakınız yapsınlar” anlayışına? Sayın Courtois’nın hayali sayımlarını kabul etsek bile, bu yüzyılda iki dünya savaşı sırasında, kapitalizm 20 milyondan fazla ölüme sebep olmuştur Rusya’da.

Stalinizmin suçları, zaten üzerine eklemeye gerek olmayacak ölçüde dehşetengiz, kitlesel ve tüyler ürperticidir. Kuşkusuz, amaç, tarihin izleri kasten karıştırmak olmadığı sürece. Tıpkı, Fransız Devrimi’nin iki yüzüncü yıldönümü dolayısıyla bazı tarihçilerin, Devrimi, Terör dönemi ve Vendée’nin yanı sıra beyaz terörden, birleşik müdahaleye karşı savaştan, hatta Napolyon savaşlarının neden olduğu ölümlerden de sorumlu tutması gibi!

Nazizm ile stalinizmi karşılaştırmanın gerekli ve meşru olduğu düşüncesi yeni değil –Troçki de Hitler ve Stalin’den “ikiz yıldızlar” olarak söz etmiyor muydu? Ancak insan her sakallıyı babası sanmamalı, bir karşılaştırmada benzerlikler kadar farklılıklar da önem taşır. Nazi rejimi, programını tamamladı ve karanlık vaatlerini yerine getirdi. Stalinist rejim, komünist özgürleşim projesine karşı gelerek kendisini oluşturdu. Vücut bulmak için kendi militanlarını boğmak zorunda kaldı. İki dünya savaşı arası dönemde kaç tane ayrışma, kaç tane muhalefet örneği, bu trajik dönüşü göstermektedir? Mayakovski’nin, Yoffe’nin, Tuçolski’nin, Benjamin’in intiharlarını hatırlayalım. Nazilerde de, şekilsizleşmiş ve ihanete uğramış bir idealin yıkıntıları karşısında böylesi bilinç bunalımları sayabilir miyiz? Hitler Almanyası’nın, Stalin Rusyası gibi bir “büyük yalan ülkesi“ne dönüşmeye ihtiyacı yoktu: Naziler, yarattıkları eserden memnundular, bürokratlar ise komünizmin aynasında kendi yüzlerine bakamıyorlardı.

Somut tarihin zamanda ve uzayda eritilmesi ve bu tarihin bilinçli olarak depolitize edilmesi (Nicolas Werth, bağlamlar dışı bir baskılar tarihinin çizgisel seyrinin daha iyi izlenebilmesi için açıkça “politik tarihin ikinci plana atılması”nı talep etmekte) yönteminin tercih edilmesi sonucu ortada bir tek gölge oyunu kalmaktadır. Artık söz konusu olan, bir rejimin, bir dönemin, tanımlanmış cellatların davasının değil, bir düşüncenin davasının soruşturmasını yapmaktır: öldüren düşünce. Bu konuya, bazı gazeteciler canla başla katıldılar. Jacques Amalric, memnuniyet içerisinde, “öldürücü bir ütopyanın doğurduğu gerçeklik”ten söz ediyor (Liberation, 6 Kasım 1997). Philippe Cusin ise kavramsal bir kalıtımsallık uyduruyor: “Bu komünizmin genlerinde yazılı: öldürmek doğaldır” (Le Figaro, 5 Kasım 1997). Suçun genine karşı kavramsal ötenazi ne zamana kadar?

Bir davanın soruşturmasında olgular, somut suçlar değil de bir düşünce aramak, kaçınılmaz olarak kolektif bir suçluluk ve bir niyet suçu oluşturmaktır. Curtois’ya göre tarihin mahkemesi sadece geriye dönük değildir. “Devrim fikrinin matemine yönelik çalışmanın tamamlanmaktan uzak olması”na üzülmeye ve “açıkça devrimci olan grupların halen aktif olması ve kendilerini ifade etmelerinin yasal olması” karşısında öfkeye kapılmaya başladığında, koruyuculuğu tehlikeli hale geliyor!

Kuşkusuz pişmanlık bu aralar moda. Sayın Furet veya Le Roy Ladurie, Bayan Kriegel ya da Bay Curtois’nın kendi matem çalışmalarını bitirememiş olmaları, dönmüş eski stalinistler olarak rahatsız vicdanlarını ayaklarına bağlı bir gülle gibi taşımaları, cezalarını hınçla rınlarında çekmeleri, bu onların sorunudur. Ancak, hiçbir zaman halkların küçük babasını kutlamadan, ya da büyük yol göstericinin küçük kızıl kitabını ezbere okumadan komünist kalmış olanların neden pişmanlık duymasını istiyorsunuz, Bay Courtois? Kuşkusuz onlar da kimi zaman hatalar yapmışlardır. Ancak, dünyanın bugünkü haline baktığımızda, ne dava, ne de düşman konusunda hata yapmadıkları kesin.

Sona eren yüzyılın trajedilerini anlamak ve gelecek için gerekli dersler çıkarmak için, ideolojik sahnenin ötesine gidip, orada oynayan gölgeleri bir kenara bırakıp, tarihin derinliklerine dalmak ve çeşitli olasılıkların arasında seçim yapılan siyasi çatışmaların mantığını takip etmek gerekir.

2. Devrim mi darbe mi?

Ekim 80. yıldönümü nedeniyle Rus devrimine geriye dönük eleştirel bir bakış, tarihsel olduğu kadar programatik düzeyde de birçok soruyu gündeme getiriyor. Bunları yanıtlamak oldukça önemlidir. Bu tamamiyle devrimci atılıma açık bir geleceği yaratma kapasitemizle bağlantılı, çünkü her geçmişin geleceği aynı olmayabiliyor.

Oysa, sovyet arşivlerinin açılışıyla birlikte ulaşılabilir hale gelen yeni belgeler yığınına girmeden bile önce (ki kuşkusuz bunlar birçok tartışmada bir yenilenmeye yol açacaktır), konuya ışık tutacak ve tartışmalarda egemen ideolojik hazır düşüncenin duvarına çarpıyor. Fransois Furet’ye, kısa zaman önce, çeşitli tarafların anlaşmasıyla yapılan anma bunun boyutlarını göstermektedir. Bu karşı-reform ve gericilik dönemlerinde, Lenin ve Troçki isimlerinin, Restorasyon döneminde Robespierre ve Saint-Just’ünküler kadar telaffuz edilemez oluşuna şaşırmamak gerek.

Alanı temizlemeye, bugün geniş oranda kabul edilen şu üç düşünceyi sayarak başlayalım.

  1. Ekim, aslında, bir devrimden çok, ilk baştan, yeni bir seçkin kesimin yararına otoriter toplumsal örgütlenme anlayışı tepeden dayatan bir azınlık komplosu veya darbesidir.
  2. Ekim Devrimi’nin tüm gelişiminin ve aldığı totaliter yönün, bir nevi ilk günah şeklinde tohum halinde devrimci fikirde (Furet’ye göre tutkuda) varolduğu düşüncesi: böylece tarih, büyük reel çatışmalar, devasa olaylar ve her türlü mücadelenin baştan belirsiz olan sonuçları önemsenmeden, bu sapkın devrimci düşüncenin gelişimine ve yerine getirilmesine indirgenir.
  3. Nihayet, tarihin “prematüre” bir doğum yapmasıyla meydana gelen Rus devrimi, tarihin ritmini ve gidişatını zorlama girişiminin sonucu olarak tüm bu vahşete mahkumdu. Halbuki kapitalizmin aşılması için gerekli “somut koşullar” henüz yoktu: Bolşevik yöneticiler, sağduyulu bir şekilde projelerini sınırlamak yerine bu zamansızlığın aktif unsurları olmuştur.

3. Gerçek bir devrimci atılım

Rus devrimi, bir komplonun değil, çarlık rejiminin otokratik muhafazakârlığının biriktirdiği çelişkilerin, bir savaş çerçevesi dahilinde patlamasıdır. Yüzyıl başında Rusya, tıkanmış bir toplum, tam bir “eşitsiz ve bileşik gelişme” örneğiydi. Köleliğin resmi olarak elli yıldan kısa bir zamandır kalkmış olduğu bir köyün feodal çizgileri ile son derece yoğun bir kentsel sanayi kapitalizminin çizgilerini bünyesinde birleştiren hem egemen hem bağımlı bir ülkeydi. Büyük bir güç olsa da teknolojik ve mali açıdan dışa bağımlıydı (eğlenceli çağrışımlar yapan rus borcu). 1905 devrimi sırasında, Papaz Gapon tarafından sunulan şikayet defteri çarların ülkesinde varolan sefaleti gösterir. Reform girişimleri, oligarşinin tutuculuğu, despotun inadı ve yeni doğan bir işçi hareketi tarafından itelenen burjuvazinin kararsızlığı sonucu hızla engellendi. Demokratik devrimin görevleri böylece bir çeşit tiers-état’ya kalıyordu. Ancak Fransız devriminden farklı olarak, burada, henüz azınlık olsa bile proletarya daha o zamandan bu kesimin en dinamik kanadını teşkil etmekteydi.

Tüm bu nedenlerden dolayıdır ki, “kutsal Rusya”, emperyalist zincirin “en zayıf halkasını” oluşturuyordu. Savaş sınavı ise bu barut fıçısını ateşledi.

Şubat ve Ekim 1917 arası devrimci sürecin gelişimi, bunun azınlık halindeki bir profesyonel ajitatörler grubunun komplosunun değil, siyasi bir deneyimin hızla kitleler tarafından özümsenmesinin, bilinçlerdeki dönüşümün ve güç dengelerinin açıkça değişmesinin sonucu olduğunu göstermektedir. Troçki, o şahane eseri Rus devriminin tarihi‘nde, sendikal seçimden sendikal seçime, yerel seçimden yerel seçime, işçilerde, askerlerde ve köylülerdeki bu radikalleşmeyi dikkatlice inceler. Haziran’daki sovyet kongresinde bolşevikler delegelerin %13’ünü temsil ederken, durum, Temmuz günlerinde ve Kornilov’un darbe girişiminden sonra hızla değişiyor: Ekim ayında yapılan 2. Kongrede %45 ile %60 arası bir oy oranına sahipler.

Ayaklanma, birden bire yapılmış bir oyundan çok, yoksul kitlelerin ruh halinin her zaman partilerin ve kurmaylarının solunda olduğu (bu Sosyal Devrimcilerin yanı sıra Bolşevik Parti ve kimi yöneticileri için de geçerli, ve buna isyan kararı da dahil), yıl içerisinde olgunlaşan bir güç sınavının sona erişini ve geçici olarak çözümünü teşkil etmektedir.

Tarihçiler, genellikle, Ekim ayaklanmasının, Bastille’in ele geçirilişinden hiç de daha şiddetli olmayan bir biçimde, eski rejimin bir seçimin içerisinde çözülüşünün son noktası olduğunu kabul ederler. Bundan dolayı da o zamandan beri tanık olduğumuz şiddetle karşılaştırıldığında, insan hayatı açısından pek de pahalıya mal olmamıştır. Bolşevikler tarafından iktidarın ele geçirilişinin bu görece “kolaylığı”, Rus burjuvazisinin Şubat ile Ekim arasında Çarlığın yıkıntıları üzerinde modern bir ulus projesi inşa etmekteki yeteneksizliğini göstermektedir. Artık tercih, devrimle kestirmece bir demokrasi arasında değil, devrimle Kornilov veya bir benzerinin askeri diktatörlüğü arasındaydı. Eğer “devrim”den anladığımız, aydınlanmış bir seçkinler topluluğu tarafından tasarlanmış muhteşem bir planın uygulanması değil de, aşağıdan, halkın derin özlemlerinden gelen bir değiştirme atılımı ise, o zaman hiç kuşku yoktur ki, Rus devrimi, terimin gerçek anlamıyla, barış ve toprak ihtiyaçlarından yola çıkarak gerçekleşen hakiki bir devrimdir. Söz konusu olanın, koşulların baskısıyla kimi zaman tasarlanandan daha hızlı, hatta bazen istenilenin de ötesinde, iktidar ve mülkiyet ilişkilerinin radikal bir altüst oluşu olduğunu anlamak için ilk aylarda ve ilk sene içerisinde yeni rejim tarafından oluşturulan yeni yasalara bakmak yeterlidir. Dünya düzenindeki bu kırılmaya ve uluslararası düzeyde anında duyulan yankısına tanıklık eden bir çok kitap vardır (John Reed’in Dünyayı sarsan on günü¹³ ve Ekim devrimi ve Avrupa işçi hareketi).

Marc Ferro’nun da altını çizdiğini gibi (1917 devrimi ve Rusya’da komünist rejimin doğuşu ve yıkılışı), o zamanlar, çarlık rejimini arayan ve son despotun ardından ağlayan pek kimse olmamıştı. Tam tersine, otantik bir devrimine özgü olan, gündelik yaşamın ayrıntılarına kadar yansıyan bir dünya değişiminden söz ediyor: Odessa’da öğrenciler hocalarına yeni bir tarih programı yazdırıyorlar; Petrograd’da işçiler, patronların, “yeni işçi hukuk”nu öğrenmeye zorluyorlar, orduda askerler; “hayatına yeni bir anlam vermesi” için rahibi toplantılarına çağırıyorlar; kimi okullarda çocuklar, büyüklere kendi seslerini duyurmak ve onlardan saygı görmek için boks öğrenim hakkını talep ediyorlar…

4. İç savaş sınavı

Baştaki devrimci atılım, o feci koşullara rağmen 1918 yazından itibaren, iç savaş sırasında da sürüyordu. Nicolas Werth, yazısında, yeni düzenin mücadele etmek zorunda kaldığı tüm güçleri, belgelere dayanarak sayıyor: Kolçak ile Denikin’in beyaz ordularının ve Fransız-İngiliz yabancı müdahalesinin yanı sıra ürünlerine el koyulmasına karşı çıkan köylülerin kitlesel ayaklanmaları ve yemek dağıtımının yetersizliğini protesto eden işçi isyanları. Ancak, böylesi güçlü hasımları yenebilme gücünü, devrimci iktidarın nereden bulabildiğini yazıda anlayamıyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla bu güç, azınlığın terörü ve her şeye hazır bir lumpen proletaryanın Çeka (gizli polis. ÇN)’ya alınmasından gelmekteydi. Bu neden, Kızıl Ordu’nun birkaç ayda örgütlenişini ve zaferlerini açıklayabilmek için biraz fazla kısa. İç savaşa gerçek anlamını vererek, onun karşıt toplumsal güçlerin amansız bir mücadelesini ifade ettiğini kabullenmek daha gerçekçi görünüyor.

Kara Kitap‘ın¹⁷ yazarlarına göre, iç savaş, bolşevikler tarafından istenmiş ve 1918 yazından itibaren uygulanan terör, o zamandan beri komünizmin adına işlenen tüm suçların ana örneğini oluşturuyordu. Çatışmalardan, mücadelelerden, belirsizliklerden, zaferlerden ve yenilgilerden oluşan reel tarih, dünyayı düşüncenin meydana getirdiğine, kavramın kendi kendine geliştiğine dair o karanlık efsaneye indirgenemez.

İç savaş istenmiş değil, öngörülmüştü. Fransız devriminden bu yana tüm devrimler bu acı dersi vermiştir: özgürleşme hareketleri muhafazakâr tepkilerle karşılaşır; 1792’de Brunswick birlikleri Paris’e yürüdüğünde, 1848 Haziran katliamlarında (burjuvazinin vahşeti üzerine Michelet, Flaubert, Renan okunabilir), 1871 Kanlı haftasında olduğu gibi, devrimi, gölgesiymişcesine karşı-devrim takip eder. 1936’daki Frankocu pronunciamento (askeri darbe. ÇN)’dan Suharto’nun darbesine (Endonezya’da 1965’de 500 bin insan öldürülmüştü), oradan da 1973’te Şili’de Pinochet’nin darbesine, bu güne kadar bu kural hiç yalanlanmadı. Rus devrimcileri, 1792’de Fransız devrimcilerinden daha fazla istemiş değildi iç savaşı. Kendilerini devirmeleri için Fransız ve İngiliz birliklerini çağırmadılar! 1918 yazından itibaren, diye anlatıyor Nicolas Werth, Beyaz ordular üç cepheye sağlam biçimde yerleşmişti ve bolşevikler ancak “tarihi Moskova’nın boyutlarına düşmüş bir alanı denetim altında tutuyorlardı”. Terör uygulama kararları 1918’de Ağustos-Temmuz’da yabancı saldırıların ve iç savaşın başlamasıyla alındı. Aynı şekilde, Fransız devriminde Danton, Brunswick birliklerinin ilerlemesinin Paris açısından oluşturduğu tehdit karşısında Eylül katliamlarıyla patlayan kendiliğinden (spontane) halk terörünü kanalize edebilmek için terör ilan etmişti.

Dolayısıyla Nicolas Werth iç savaşın başlamasının sorumluluğunu devrim taraftarlarında olmadığını kabul ediyor. Werth’e göre, iç savaşın korkunçlukları “kızıllar” ile “beyazlar” arasında paylaşıldıysa da, gelecek tüm terörlerin ilk örneği, köylülüğe karşı yürütülen gizli bir savaşta, savaş içerisinde bir savaşta bulunuyordu. 1921-22 kıtlığının kurbanlarının komünizmin suçları hanesine yazabilmek için, Werth, zaman zaman bu kıtlığı, köylülüğün yok edilmesi konusunda bilinçli bir tercihin ürünü olarak sunma eğiliminde. Köylere yapılan baskı üzerine belgeler gerçekten dehşet verici. Ancak, yine de bu iki sorunu, iç savaşla tarım sorununu ayrı tutmak mümkün mü?

Saldırılara karşı koyabilmek için, Kızıl Ordu birkaç ayda, donatılıp beslenmesi gereken 4 milyon savaşçıyı hareket geçirdi. İki yılda Moskova ve Petrograd nüfuslarının yarısını kaybetti. Dağılmış olan sanayi hiçbir şey üretmiyordu. Bu koşullarda, kentleri ve orduyu beslemek için tarım ürünlerine elkoymaktan başka ne gibi bir çözüm vardı? Kuşkusuz bugünden bakınca, farklı çözümler düşünülebilir, siyasi bir polisin oluşturulmasının mantığı, kendiliğinden ortaya çıkan küçük tiranların keyfi bürokratik uygulamaları tehlikesi hesaba katılabilir. Ancak bu, gerçek zorluklar karşısında siyasi tercihler, düşünülebilecek alternatifler üzerine bir tartışma, soyut bir yargılama değil.

İç savaşın sonunda, artık tavanı taban taşımıyor, tavanın iradesi tabanı sürüklemeye çalışıyordu. İkamecilik mekaniği ise bu noktada gelişiyor: halkın yerini parti, partinin yerini bürokrasi ve tümünün yerini kutsal adam alıyor. Bu süreç içerisinde, eski rejimden miras kalan ve yeni yöneticilerin hızlandırılmış toplumsal terfii sonucu, yeni bir bürokrasi doğuyor. 1924’te “Lenin Kampanyası” [ölümünden sonra vasıfsız ikiyüz bin insanın partiye alınması-çn] sırasında ki kitlesel örgütlenme atılımından sonra, aralarında “zaferin” yardımına koşan kariyeristler ve eski rejimin yönetim kadrolarının da bulunduğu yüzbinlerce yeni bolşeviğin karşısında, Ekim devriminden kalan birkaç bin militanın parti mevcudu içerisinde pek bir ağırlığı kalmıyor.

5. İç savaşın ağır mirası

İç savaş korkunç bir kurucu deneyim teşkil etmekte. Dünya savaşınınkine eklenerek, şiddetin en uç ve insanlık dışı biçimlerine bezgin bir alışkanlık yaratıyor iç savaş. Gürcü komünistlerle yaşanan kriz vesilesiyle Lenin’in farkına varacağı ve Troçki’nin Stalin adlı eserinde aktaracağı bir bürokratik sertlik mirası oluşturuyor. “Lenin’in vasiyeti” ve “Sekreterlerinin günlüğü”, (bkz. Moshe Lewin Lenin’in son mücadelesi) ölüm döşeğinde, Lenin’in sorunun acı bilincine vardığına tanıklık ediyor. Devrim, halkların ve kalabalıkların işi iken, Lenin, hasta yatağında artık herşeyin onlara bağlı göründüğü bir avuç yöneticinin iyi ve kötü yönlerini tartma durumuna varıyor.

Sonuç olarak, iç savaş “geriye doğru büyük bir sıçrayış”ın, ülkenin 1914’te varmış olduğu gelişme seviyesine göre “arkaikleşmesini” ifade ediyor. Ülke kan kaybetmiş durumda. Devrimin başında Moskova ve Petrograd’da yaşayan 4 milyon insandan, iç savaşın sonunda geriye 1,7 milyon kalmıştı. Petrograd’da 380 bin işçi üretimi bırakmış, geriye 80 bin işçi kalmıştı. Yıkılmış kentler, zorla besin toplamalarına yol açan, tarım parazitleri haline gelmiş. Kızıl Ordu mevcudu 4 milyon olmuştu. “Yeni rejim nihayet, ülkeyi amaçladığı hedefe doğru götürebileceği vakit, diye yazıyor Moshe Lewin, başlangıç noktası, 1917 hatta belki de 1914’ten daha gerideydi“. İç savaş sırasında devletçi ve “geri bir sosyalizm” oluşuyor, yıkıntıların üzerine inşa edilen yeni bir devlet: “Aslında, devlet, gerileyen bir toplumsal gelişme temeli üzerine kendini oluşturuyor“. (M.Lewin Russia, URSS, Russia)

Lenin dahil, kimi sovyet yöneticileri, onu engelleyemeyecekleri umutsuzluğunu düşerek, erkenden bilincine vardıkları bürokratikleşmenin temel kökeni işte bu nedenlerde yatmaktadır. Bu noktada koşulların korkunç ağırlığı ve demokratik bir kültürün eksikliği bu nedenlerin etkilerini çoğaltıyor. Kuşkusuz iktidarın fethinden itibaren, devlet, parti ve işçi sınıfı arasında, devletin umulan hızlı sönümlenişi ile halkın içerisindeki çelişkilerin yok olması konusunda süren anlaşılmazlık, devlet işlerinin toplumsallaşmasından çok, büyük ölçüde toplumun devletleştirilmesine yardımcı oluyordu.

Demokrasinin öğrenilmesi uzun ve zor bir iştir. Bu, ekonomik reform kararları kadar hızlı gidemiyor, ki üstelik ülke neredeyse hiçbir parlamenter ve çoğulcu geleneğe sahip değildi. Bu öğrenimin zamana, enerjiye ve de araçlara ihtiyacı vardı. 1917 yılında komiteler ve sovyetlerdeki kaynama, böylesi bir öğrenimin ilk adımlarını teşkil ediyor ve sivil toplum bu dönemde oluşmaya başlıyordu. İç savaş sırasında, kolay çözüm, halk iktidarı organlarını, konseylerin ve sovyetlerin yerine aydınlanmış bir vasinin geçmesiydi: bu vasi partiydi. Bu çözüm, sorumluların seçilmesi ve denetlenmesi yerine, bunların parti tarafından atanmasını -kimi durumlarda 1918’den itibaren- içeriyordu. Bu mantık, demokratik hayat için gerekli olan siyasi çoğulculuğu ve düşünce özgürlüğünün kalkmasına, ve sistematik olarak hukukun yerine zorun ikame edilmesine yol açıyordu.

Bu çarkın işleyişini daha da korkunç yapan, bürokrasinin salt tepeden bir manipülasyon şeklinde çalışması değildir. Kimi zaman, demokratik tartışmaların, siyasi hareketliliğin ve kendilerinden sürekli sorumluluk istenmesinin rahatsız ettiği tabandan gelen, savaşın ve iç savaşın bıkkınlığından, yoksunluktan ve yıpranmışlıktan doğan bir düzen ve sakinlik talebine de cevap vermekteydi, bürokrasi. Marc Ferro, kitaplarında bu korkunç diyalektiğin altını sıkça çiziyor. Devrimin başında iki odağın var olduğunu, “tabanda demokratik-otoriter, tepede merkeziyetçi-otoriter”, “1939’da ise artık tek bir odağın kaldığı”nı hatırlatıyor. Ancak onun için, sorun birkaç ay içerisinde 1918 veya 1919’dan itibaren, mahalle ve fabrika komitelerinin kaldırılması veya emirlere uymaya zorlanması ile zaten çözülmüştü. Benzer bir yaklaşımla, filozof Philippe Lacoue-Labarthe, bolşevizmin “1920-21’den itibaren karşı devrimci” olduğunu açıkça ilan ediyor (yani Kronstadt’tan da önce).

Bu son derece önemli bir meseledir. Sanki sovyetler ülkesinde hiçbir çürüme başlamamış gibi “Lenin döneminde leninizm”in altın efsanesiyle Stalin döneminde leninizmi, parıltılı 20’li yıllar ile karanlık 30’lu yılları, mekanik bir biçimde, madde madde karşılaştırmak söz konusu değil. Tabi ki bürokratikleşme hemen başlamıştı, tabi ki Çeka’nın polisiye faaliyetlerinin kendi mantığı var, tabi ki Solovki adalarındaki siyasi hapishane iç savaşın sonundan itibaren ve Lenin’in ölümünden önce açılmıştı, tabi ki 1921’deki X. kongreden itibaren parti çoğulculuğu kaldırılmış, ifade özgürlüğü sınırlanmış ve parti içerisinde demokratik haklar kısıtlanmıştı.

Ancak bürokratik karşı devrim diye adlandırdığımız süreç, basit, tarihi saptanabilir, Ekim devrimine simetrik bir olay değildir. Bu bir günde gerçekleşmez. Bazı tercihlerden, çatışmalardan, olaylardan geçer. Bürokratikleşmeyi yaşayanlar bile karşı devrimin bir döneme oturtulması üzerine durmadan tartıştılar. Bu, onların tarihsel kesinliğe olan meraklarından değil, bu olaydan siyasi görevler çıkarmak içindi. Rosmer, Eastman, Souvarine, İstrati, Benjamin, Zamiyatin ve Bulganov (Stalin’e yazdıkları mektupta) gibi tanıklar, Mayakovski’nin şiiri, Mandelstam veya Tsetayeva’nın sıkıntıları, Babel’in defterleri vs., bu fenomenin çeşitli yönlerini, gelişimini, ilerleyişini aydınlatmaya katkıda bulunabilirler.

Böylece Kronstadt’ın o korkunç bastırılışı 1921 baharında yeni bir ekonomik politik yöneliminin gerekliliği bilincine vardırmışken, iç savaş zaferle sonuçlanmışken, demokratik özgürlükler genişletileceğine yeniden kısıtlanıyordu: partinin X. Kongresi eğilimleri ve fraksiyonları yasaklıyordu.

Bugünden bakarak, bu temsili demokrasi, siyasi çoğulculuk, sansür, Kurucu Meclisin lağvedilmesi meseleleri üzerine geri dönmek, sosyalizmin kurucularının karşı karşıya kaldığı sorunları kuramsal olarak ifade etmek ve bundan dersler çıkarmak gerekmektedir. Kuşkusuz, çarlık rejiminin mirasının, 15 milyondan fazla askerin katıldığı 4 senelik dünya vahşetinin, iç savaşın şiddeti ve gaddarlığının, devrimci rejimin geleceği üzerindeki etkisi, –ne kadar önemli olsalar da– yöneticilerinin öğretisel hatalarından kat be kat büyük olmuştur.

Pravda‘da 1 Aralık 1917’de (!) yayınlanan “Devrim ve Hukuk” makalesinde, geleceğin Eğitim Bakanı Anatol Lunaçarski, şu tespitle başlıyordu: “Bir toplum tek bir bütün gibi birleşmiş değildir“. Bir hayli zamanın ve trajedinin geçmesi gerekmiştir bu küçük cümleden gerekli sonuçları çıkarabilmek için. Bir toplum, tek bir bütün gibi birleşik olmadığı içindir ki, eski düzenin yıkılışından sonra bile, bir karar yayınlayarak, toplumu devletleştirme tehlikesi yaşanmadan, devleti toplumsallaştıramayız. Toplum tek bir bütün gibi birleşik olmadığı içindir ki, sendikalar devletten ve partilerden, partiler ise devletten bağımsız olmalıdır. Toplumdaki mevcut çıkarlar arasındaki çelişkiler, bağımsız bir basın ve temsil biçimlerinin çoğulculuğu aracılığıyla kendilerini ifade edebilmeli. Ve yine bu nedenle, hukuki norm ve yapının özerkliği, hukuku, iktidarın sonsuz keyfiliklerine indirgemeyeceğini garanti altına almalıdır.

Dolayısıyla, siyasi çoğulculuğun savunusu, çeşitli durumlara bağlı bir mesele değil, sosyalist demokrasinin temel bir koşuludur. Troçki’nin de İhanete uğrayan devrim‘de deneyiminden çıkardığı sonuçtur bu: “Aslında sınıflar heterojen değildir, iç karşıtlıklarca parçalanmışlardır ve ortak amaçlara ancak eğilimler, gruplar ve partiler arası bir mücadele sonucu varabilirler”. Bu, kolektif iradenin, kurumsal yapılar ne olursa olsun, doğrudan katılımcı demokrasi ile temsili demokrasiyi bileştiren özgür bir seçim süreci aracılığıyla kendisini ifade edebileceği anlamına gelmektedir.

Bürokratikleşmeye ve iktidarın mesleki tehlikelerine karşı mutlak bir garanti oluşturmasa da, yine de bu deneyimden birtakım cevaplar ve yönelimler çıkarılabilir:

•Sınıflar, partiler ve devlet arasındaki ayrım, sadece iktidarın yerel makamlarından gelen basit bir görüş alış verişi değil de, toplumun tüm büyük sorunları hakkındaki çeşitli tercihler ve programlar arası mücadeleyi sağlayabilecek tek biçim olan siyasal ve sendikal çoğulculuğun kabulünde tercümesini bulabilir.

•Partilerin yanı sıra sendikaların, derneklerin ve kadın hareketlerinin de doğrudan ifade ve denetim hakkının bulunduğu üretim konseyleri ve yerel konseyleri bileştiren bir demokrasi biçimi.

•Seçilmiş meclislerin tartışarak karar verme işlevini tamamıyla engelleyecek bir dayatmacı vekalet sistemi değil, seçenlerin seçilenleri geri çağırabilmesi ve sorumluluklarını üstlenmesini içeren bir sistem.

•Seçim vekaletlerinin biriktirilmesinin ve yenilenmesinin sınırlanması; iktidarın bireyselleşmesi ve meslek haline gelmesini engellemek üzere seçilenin maaşının vasıflı işçi veya bir kamu hizmet memurunun maaşı seviyesinde tutulması.

•İktidarın ademi merkezileşmesi ve yetkilerin yurttaşlara en yakın olan yerel, bölgesel veya ulusal düzeylere dağıtılması; alt makamların, kendilerini doğrudan ilgilendiren konularda karar alımını durdurmaya yönelik veto hakkı ve halkı referanduma çağırma imkânı.

Özgürce birleşmiş üreticilerin demokrasisi, genel oy uygulaması ile tamamiyle uyumludur. Mahalli konseyler veya bölgesel halk meclisleri, üretim ve yaşam birimlerinin temsilcilerinden oluşup, her önemli karar için ilgili nüfusun oylamasına başvurabilir.

Kısa zaman önce gerçekleşen bazı deneyimler, 1980-81 Polonya ve 1984 Nikaragua, biri genel oyla seçilmiş, diğeri işçilerin, köylülerin ve daha genel olarak halk iktidarına katılan çeşitli yapıların temsilcilerinden oluşan çift meclisli bir sistemi gündeme getirdi. Bu formül, (ki çok uluslu devletlerde bir de uluslar meclisi içerebilir) hem genel oy talebini, hem de mümkün olan en dolaysız biçimiyle bir halk demokrasisi kaygısını teorik bakımdan tatmin edebilir. Bu çözüm, özyönetimin gelişip yayıldıkça ve genelleştikçe sönümlenmesi beklenen devlet alanı ile toplumun gerçekliğini karıştırmamayı sağlar.

Bu büyük yönelimler, acı bir tarihin derslerini özetlemekte. Ancak, ne iktidarın mesleki tehlikelerine karşı mutlak bir silah, ne de her somut koşul için bir reçete teşkil ediyorlar. Geri doğru bakıp, Kurucu Meclis’in bolşeviklerce lağvedilmesinin sonuçlarını, bu meclis ile Sovyetler Kongresi’nin 1917 sonundaki mevcut temsiliyetlerini, daha uzun bir süre boyunca bu ikili temsil biçimini muhafaza etmenin tercih edilebilir olup olmadığını (yani bir şekilde ikili iktidar durumunun uzatılmasını) tartışabiliriz. Aynı şekilde, askeri olarak yenilmiş Beyazların, bir yıkım ve uluslararası baskı ortamında iktidara geçebilme tehlikesini göze alıp iç savaşın sonundan itibaren özgür seçimler düzenlemek gerekip gerekmediği sorusunu da sorabiliriz. Her farklı durum, ulusal, uluslararası ve özgün güç dengelerine bağlıdır. Ama her tarihsel deneyim de, Rosa Luksemburg’un daha 1918’de yaptığı uyarıyı olumlamaktadır: “Genel seçimler, sınırsız ifade ve toplanma özgürlüğü olmadan, tüm kamusal kurumlarda hayat sararır ve solar, tek aktif unsur olarak bürokrasi kalır“. En geniş demokrasinin varlığı, özgürlük sorunu ve ekonomik etkililik koşuluna sıkı sıkıya bağlıdır: ancak demokrasi, piyasanın özdevinimleri karşısında özyönetimci planlamanın üstünlüğünü sağlayabilir.

6. Bir yetke arzusu mu yoksa bürokratik bir karşı-devrim mi?

İlk sosyalist devrimin yazgısı, stalinizmin zaferi, totaliter bürokrasinin suçları, yüzyılın en önemli olaylarını teşkil etmektedir.

Kimilerine göre, kötülüğün temeli, insan doğasının derinliklerinde, karşı konulamaz bir yetke arzusunda yatmaktadır. Bu arzu, çeşitli yüzler altında kendisini ifade edebilmektedir ve buna, mükemmel bir kentin hazır şemalarını halka dayatma, halklara rağmen onları mutlu edebilme iddiası da dahil.

Kara Kitap‘ın polemik amacı, Lenin ve Stalin arasında tam süreklilik kurmak ve bunu yaparak “Stalin tarafından ihanete uğrayan Ekim Devrimi’ne dair o efsaneyi” yıkmak: “Stalinizmin vahşetleri Leninizm ile aynı tözdendir” (Jacques Amalric); “Erken gelişen suç eğilimi Lenin’de bulunuyor” (Eric Conan, L’Express, 6 Kasım 1997). Kendi geçmişlerinin eleştirisini, Rus devrimini sert bir dönemleştirme sınavına götürememiş, 20’li ve 30’lu yıllar boyunca birbiriyle mücadele eden yönelimleri sorgulayamamış olmalarından dolayı, Fransız Komünist Partisi’nin sorumluları, mutlak bir özeleştiriyle yetinip stalinizmin suçlarından, devrimin “trajik uzantısı” olarak söz ediyorlar (Claude Cabanes, l’Humanité, 7 Kasım 1997). Eğer, böylesi felaketleri içerisinde taşıyan, çaresi olmayan bir kader ilk günden itibaren yürürlükte idiyse; kendilerini neden hâlâ komünist olduğunu iddia ediyorlar?

7. Yirmili yıllar: “duraklama” mı, yol ayrımı mı?

Erkenden “devrimi dondurmaya” başlayan bürokratik tepkiye rağmen, kıtlıklara ve kültürel gerilemeye rağmen, yirmili yıllar boyunca, devrimci atılım, tüm girişimlerde kendini hissettiriyordu: eğitim ve pedagoji reformu, aileye dair yasalar, kentsel ütopyalar, grafik ve sinematografik icatlar. Hâlâ savaş arası dönemde acı içerisinde gerçekleştirilen “büyük değişim”in bürokratik terör ile devrimci umudun enerjisinin iç içe geçtiği iki sarsıcı çelişki ve belirsizliklerini açıklayan da budur. Bu olayın anlamının ve tarihsel öneminin bilincine varılması azımsanmayacak zorlukta olmuştur.

Dolayısıyla, toplumsal örgütlenmede, burada oluşan ve çatışan güçlerde, kimi zaman “stalinizm fenomeni” diye adlandırılan olayın derin köklerini ve enerjisini kavramak gerekmektedir. Stalinizm, belirli somut tarihsel koşullarda, her modern toplumda işlerlikte olan bürokratikleşmenin daha genel bir ifadesidir. Bürokratikleşme, temel olarak toplumsal işbölümü (özellikle el emeği ile entelektüel emek arasında)’nden ve kendi özünde bulunan “iktidarın mesleki tehlikeleri”nden beslenmektedir. Sovyetler Birliği’nde, bürokratikleşme, bir yıkım, kıtlık, kültürel arkaizm zemini üzerinde ve demokratik geleneklerin yokluğunda geliştiğinden, bu dinamik daha da güçlü ve hızlı olmuştur.

Başından itibaren, devrimin toplumsal tabanı hem geniş hem de dardı. Ezici toplumsal çoğunluğu oluşturan işçi ve köylülerin bir ittifakına dayanması bakımından geniş; savaşın olumsuz sonuçları ve iç savaşın kayıpları tarafından, azınlıkta olan işçi bileşeninin hızla ezilmesi bakımında da dar. Bürokratik sertlik, toplumsal tabanının kırılganlığıyla orantılıdır. Bu, onun asalaklık işlevinin bir parçasıdır.

Ancak yine de, iç politikada olduğu kadar uluslararası politikada da 20’li yılların başı ile o korkunç 30’lu yıllar arasında karşı gelinemez bir kopuş, bir kesiklik yaşanmıştır. Kuşkusuz otoriter eğilimler daha önceden üstün gelmeye başlamıştı. Emperyalist saldırı ve kapitalist restorasyonun oluşturduğu “esas düşman” takıntısı (her ne kadar reel olsa da), bolşevik yöneticilerin, kendilerini içten kemiren ve sonunda onları yutan “ikincil düşman”ı, bürokrasiyi görmemelerine sebep oldu. O güne dek hiç görülmemiş bu senaryonun hayal edilmesi zordu. Bunu anlamak, yorumlamak ve sonuçlar çıkarmak için zaman gerekti. Eğer Lenin, Kronstadt krizinin teşkil ettiği alarm sinyalini, yeni ve derin bir ekonomik yönelim başlatma derecesinde sezinlemiş diyse de, Troçki, çok daha sonraları, İhanete uğrayan devrimde, (iktidarın fethinden sonra dahil) siyasi çoğulculuk ilkesini bizzat proletaryanın heterojenliğine dayandırmayı başaracaktır.

Sovyetler Birliği veya bizzat Bolşevik Parti üzerine belgelerin ve tanıklıkların çoğu, süreklik ve kopuşun o dar bileşimi içerisinde 30’lu yıllardaki büyük dönemeci görmezden gelmemize olanak vermiyor. Milyonlar ve milyonlarca açlıktan ölümün, sürgünün, davaların ve tasfiyelerin kurbanlarının da teyid ettiği kopuş, açık farkla kazanıyor. Böylesi bir şiddetin kopması gerekmiştir, 1934’teki “muzafferler kongresi”ne ve bürokratik iktidarın kemikleşmesine varabilmek için.

8. Büyük dönemeç

İç savaşın terörüyle 30’lu yılların büyük terörü arasında Nicolas Werth bir süreklilik olduğunu savunuyor. Bunun için yirmili yılların anlamını, ortaya çıkan çeşitli tercihleri, parti içerisindeki yönelim çatışmalarını temel niteliklerinden arındırıp, onları iki terorist atılım arasında basit bir “duraklama” veya “ara verme”ye indirgemek zorunda. Ne var ki, kendisi de, baskı düzeyindeki (nicel) bir değişim ile içeriğindeki (nitel) bir değişime tanıklık eden öğeleri veriyor. 1929’da, “kitlesel kolektifleştirme”, 13 milyon işletmenin zorla kolektifleştirilmesini amaçlıyordu. Bu operasyon, 1932-1933 yıllarının büyük kıtlıklarını ve kitlesel sürgünlerine yol açar: “1933 baharı, kuşkusuz, 1929 sonunda ‘kulaksızlaştırma atılımı ile başlayan ilk büyük terör döneminin doruğunu oluşturmaktadır.” Petrograd’da parti yöneticisi olan Kirov’un öldürülmesinden sonra 1934’de, büyük duruşmaların ve özellikle, kurban sayısı 690 bin olarak tahmin edilen 1936-38 “büyük temizliğin” damgasını vurduğu ikinci büyük terör dönemi başlar. Zorla kolektifleştirme ve hızlı sanayileşme, nüfusun kitlesel bir göçünü, kentlerin “köyleşmesini” ve Gulag’ın kitleselleşmesini getirir.

Bu süreç içerisinde, baskıcı yasama gücü gelişir ve güçlenir. 1929 Haziranı’nda, kitlesel kolektifleştirmeyle birlikte, tutukluluk sisteminde temel bir reform yapılır: 3 seneden fazla hapis cezasına mahkûm edilenler, artık çalışma kamplarına gönderilirler. İç göçlerin denetlenemez önemi karşısında, 1932 Aralık’ında alınan bir kararla iç pasaport taşıma yükümlülüğü getirilir. Kirov’un öldürülmesinden birkaç saat sonra Stalin, “1 Aralık 1934 kararı” olarak bilinen ve hızlandırıcı yöntemleri yasallaştıran kararı yayınlıyor ve böylece büyük terörün ayrıcalıklı aracını sağlıyordu.

Kentsel ve köylü halk hareketlerini bastırmaktan öte bu bürokratik terör, Ekim’in mirasından geriye kalanı da tasfiye etti. Davaların ve tasfiyelerin, parti ve ordu saflarında kesin kalıplar yonttuklarını biliyoruz. Devrim döneminin kadrolarının ve yöneticilerinin birçoğu sürgüne gönderildi veya idam edildi. Ukrayna Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin 200 üyesinden geriye 3’ü kalmıştı. Orduda, 178 bin kadrodan 30 bini tutuklanmıştı. Paralel biçimde bu baskıcı uygulamalar ve devletleştirilmiş ekonomiyi yönetmek için gerekli olan idari aygıtta bir patlama gerçekleşir. Moshe Lewin’e göre, idari personel 1928’de 1 milyon 450 binden 1939’da 7 milyon 500 bine yükselmiş, beyaz yakalıların bütünü ise 3 milyon 900 binden 13 milyon 800 bine çıkmış. Bürokrasi içi boş bir kelime değil. Toplumsal bir güç haline geliyordu: Devletin bürokratik aygıtı, parti militanlarından geriye kalanı da yutuyordu.

Bu karşı-devrim, etkilerini tüm alanlarda hissettirdi, ekonomi politikalarından (zorla kolektifleştirme ve Gulag’ın büyük çapta gelişmesi), uluslararası politikaya (Çin’de, Almanya’da, İspanya’da), kültürel politikadan (bkz. Varlam Chalamov’un, hâlâ köpürdeyen yıllarla, o korkunç otuzlu yıllar arasındaki kontrastın altını çizen Yirmili yıllar adlı kitabı) Troçki’nin “Ailede termidor” diye adlandırdığı gündelik hayata ve ideolojiye (bir devlet ortodoksluğunun kristalleşmesi, “diamat“ın –diyalektik materyalizmin– kodlanması ve Parti’nin Resmi Tarihi‘nin yazılması) kadar her alanda.

Bir kediye kedi, bir karşı-devrime de karşı-devrim demek gerekir. Bu, iç savaşın ateşi içerisinde alınan otoriter önlemlerden (her ne kadar kaygı verici olsalar da), daha kitlesel, daha görünür, daha yıkıcıdır. Nicolas Werth’e gelince, o, 30’lu yıllardaki bu kökten yeniliklerin kabulü ile, Ekim’in devrimci vaadi ve muzaffer stalinist tepki arasında bir süreklilik kurma isteği arasında sıkışıp kalıyor. Böylece, Werth, baskıcı sistemin yerleştirilmesinin “belirleyici bölümü“nden veya “1918-1922 arası başlayan çatışmanın en son bölümü“nden söz ediyor. Belirleyici dönemeç mi yoksa bölüm mü, bir seçim yapmak gerekir.

Süreklilik önyargısı, 20’li yılların ve o dönemdeki tartışmalarla beklentilerin, sanki basit bir parantezmişcesine, üzerinden atlanmasına yol açıyor. Böylece baskının çizgisel anlatısı bağlamından çıkıyor. Gerek uluslararası politika (Çin devrimindeki yönelim, nazizmin yükselişi karşısındaki tavır, İspanya savaşındaki karşıtlıklar), gerek siyaset (zorla kolektifleştirmeye troçkist olduğu kadar buharinci muhalefet, bir başka düşünce.., komünist düşünce adına önerilen ekonomik ve sosyal alternatifler) alanında yapılacak belirleyici tercihler konusundaki çatışmaları dağınık bir arka plan atıyor.

9. Karşı-devrim ve restorasyon

Karşı-devrim fikri, geçmiş düzenin yeniden kurulmamış olması gerekçesiyle kimilerini rahatsız ediyor. Tarihsel zaman, mekanik fizik gibi geriye döndürülebilir değildir. Film geriye oynatılamıyor. Termidor’dan sonra, Fransız devrimi döneminde muhafazakâr bir ideolog ve gericilik konusunda oldukça bilgili olan Joseph de Maistre, bir karşı-devrimin ters yönde giden bir devrim değil, ama bir devrim karşıtı olduğunu, ta o zamanlar ustaca fark ediyordu. Bu iki süreç simetrik değildir. Böylece, bir karşı-devrim yeni ve hiç görülmemiş bir şey ortaya koyabilir. 1848 devrimlerinden sonra Bismark Almanyası’nda olan de budur. Aynı şekilde, Termidor da henüz Restorasyon değildir. İmparatorluk, devrimci özlemlerle yeni bir düzenin kemikleşmesinin iç içe geçtiği uzun ve gri bir alan oluşturuyor.

Birçok samimi komünist militan da, bedelini bilmeden ve hesaplamadan “sosyalizmin anavatanı“nın başarıları tarafından etkilenerek, benzer bir gri alanda kaybolmuştur. 30’lu yıllarda stalinist terör hakkında herşey bilinmese de, istemek kaydıyla birçok şey öğrenilebilirdi. Victor Serge’in, Ante Ciliga’nın tanıklıkları, John Dewey tarafından yönetilen karşı-dava, İspanya’da POUM ve anarşistlere karşı yürütülen baskıların tanıklıkları vardı. Ancak bu anti-faşist mücadele ve (Isaac Deutscher’in deyimiyle) “bürokratikleşmiş kahramanlık” yıllarında hem temel düşmanla, hem de o kadar da ikincil olmayan ve içeriden çökerten düşmanla birden savaşmak çoğunlukla zor olmuştu.

O dönemi yaşayan birçok kişi (Jan Valtin, Elizabeth Poretsky, Jules Fourier, Charles Tillon, Kızıl Orkestra’dan geriye kalanlar ve daha birçoğu) “bu parçalanmış varlık“lara tanıklık ediyor.

Gerçekten de Stalin iktidarı altındaki Sovyetler Birliği, Brejnev dönemindeki durgunlukla bir değildi. Girişken bir bürokrasinin kamçısı altında, ülke hızla değişiyordu. Bu enerjinin sırrı, kuşkusuz, Chateaubriand’ı büyüleyen Napolyoncu enerjinin sırrıyla ilişkisiz değildir: “Bonapart’ın bültenlerinin, söylevlerinin, demeçlerinin ve açıklamalarının ayırdedici yönü onlardaki enerjiyse de, bu enerji salt ona özgü değildi; o zamana aitti, devrimci ilhamdan kaynaklanıyordu, o ilham ki devrim özleminin tersi yönünde yürüyen Bonapart’ta gücünü yitiriyordu“. Ancak bu, iki kişilik arasındaki çarpıcı tek benzerlik değil: “Napolyon’un sütannesi olan devrim, ona düşmanı gibi görünmekte gecikmez: durmadan onunla mücadele eder“.

Hiçbir zaman, hiçbir ülke firavunvari bir bürokrasinin baskısı altında 30’lu yılların Sovyetler Birliği kadar sert bir dönüşüm geçirmemiştir: 1926 ile 1939 yılları arasında kentlerin nüfusu 30 milyon artacak ve toplam nüfusa oranları %18’den %33’e yükselecek; tek birinci beş yıllık plan süresince büyüme oranları % 44, yani 1897 ile 1926 yılları arasındaki döneme eş durumda; ücretli iş gücü iki mislinin üzerinde artacak (10’dan 22 milyona yükselecek); tüm bunlar kentlerin kitlesel düzeyde “köyleşmesini”, devasa bir okuma yazma öğrenme ve eğitim çabasını, cebri yürüyüşle bir iş disiplinin dayatılmasını ifade ediyor. Bu büyük dönüşümü, milliyetçiliğin yeniden doğuşu, kariyerizmin gelişmesi ve yeni bir bürokratik konformizmin ortaya çıkışı takip ediyor. Bu büyük altüst oluş sırasında, diyor alayla Moshe Lewin, toplum bir şekilde “sınıfsız” idi çünkü tüm sınıflar şekilsiz ve kaynaşma içerisindeydi.

Mikhaïl Guefter’in temel sorusuna –Ekim’le Gulag arasında “sürekli bir ilerleyiş” mi yoksa “iki ayrı siyasi ahlaki dünya” mı–, stalinist karşı-devrim analizi açık cevap getirmekte. Rus devriminin ve karşı-devriminin dönemlere ayrılması salt tarihsel bir merak değil. Siyasi duruşları, yönelimleri ve görevleri gerektiriyor: başta, düzeltilmesi gereken hatalardan, aynı proje içerisinde alternatif yönelimlerden söz edebiliriz; sonra ise, artık çatışan farklı güçler ve projeler, örgütsel tercihler var. Olaylar yaşandıktan sonra, kurbanlarla cellatları birleştiren bir “komünist çoğulcuğun” kanıtı olarak dünün kurbanlarını ortaya dökmeyi sağlayan bir aile kavgası değildir bu. O yılları kesin bir şekilde dönemlere ayırmak, Guefter’in formülünü kullanacak olursak, “tarih bilincinin, siyasi alana nüfuz etmesini” sağlayacaktır.

10. “Prematüre” bir devrim mi?

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla, bir tez yeniden önem kazandı: devrimin, prematüre olduğu [erken doğum geçirdiği-çn] için daha baştan sonu umutsuz olduğu tezi. Henri Weber bu tezi savunuyor Le Monde’daki bir makalesinde (14 Kasım 1997). Bu tezin kökeni çok daha erken bir dönemde, 1921’den itibaren bizzat Rus menşeviklerinin söylemlerinde ve Kautsky’nin analizlerinde bulunuyor: bu kadar kan, gözyaşı ve yıkıntı önlenebilirdi “eğer bolşevikler de, menşeviklerin o öz sınırlama anlayışına sahip olsalardı, ustalık da buradan anlaşılır.” diye yazıyor o zamanlar Kautsky.

Bu sözler oldukça açıklayıcı. Kautsky, öncü parti anlayışına karşı polemik yapıyor, ancak, rahatlıkla Tarih’in ritmini ve ilerleyişini kendisine uydurabilecek pedagog ve öğretici bir usta-parti tahayyül edebiliyor. Sanki mücadele ve devrimlerin kendilerine has bir mantıkları yokmuş gibi. Ortaya çıktıkları vakit onları “öz sınırlama” isteyenler, kurulu düzenin tarafına kolayca geçebiliyorlar. Söz konusu olan artık, partinin amaçlarının “öz sınırlanması” değil, açıkça kitlelerin özlemlerini sınırlamak oluyor. Bu anlamda sosyal-demokratlar, Ebertler ve Noskeler, Rosa Luxemburg’u öldürerek ve Bavyera sovyetlerini ezerek, “öz sınırlama”nın virtüozu olduklarını gösterdiler.

1917’de iktidarın ele geçirilişi, liberal burjuvaların ve reformistlerin, şubattan beri, toplumun ve Devletin krizine bir çözüm getirmedeki yeteneksizliğinden kaynaklanıyordu. “1917’de başka bir seçenek var mıydı?” sorusuna Mikhaïl Guefter’in cevabı, “prematürite” tezinden daha zengin ve daha inandırıcı görünüyor: “Bu çok temel bir soru. Bu sorun üzerinde çok düşündüğüm için kategorik bir cevap verme hakkını görüyorum kendimde: başka seçenek yoktu. Orada yapılanlar, inanılmaz derecede daha kanlı bir değişimi, anlamsız bir yıkımı engelleyebilecek tek çözümdü. Yapılacak tercih sonradan ortaya çıktı. Toplumsal rejim hakkında, izlenecek tarihsel yol hakkında değil, ama bu yol içerisinde bir tercihti bu. Ne zirveye ulaşmak için değişkeler (sorun çok daha genişti), ne de çıkılacak basamaklar, sadece bir kavşak, birçok kavşak.”

Bu kavşaklar, bu yol ayrımları hiç durmadan ortaya çıktılar, her seferinde farklı ve zıt cevaplara yol açarak: 1923’te Alman devrimi karşısında, NEP ve ekonomik politika üzerine, zorla kolektifleştirme, hızlı sanayileşme ve planlama biçimleri üzerine, ülke içi ve parti içi demokrasi, faşizmin yükselişi, İspanya savaşı, Alman-Sovyet anlaşması üzerine. Bu sınavlardan her birinde, olası farklı tercihleri ve gelişimleri kanıtlayan çeşitli öneriler, programlar ve yönelimler arasında çatışmalar yaşandı.

Aslında, prematürite tezi, karşı konulamaz biçimde, bir duvar saati gibi, her şeyin saatinde, zamanında gerçekleştiği, düzenli, ayarlı bir tarih fikrine götürüyor. Marksistlerin sık sık eleştirildiği, altyapının dar bir biçimde, uygun üstyapıyı belirlediği kesin bir tarihsel determinizme yol açıyor. Bu fikir, tarihin, bir kaderin gücüne sahip olmadığı gerçeğini, kuşkusuz tüm olasılıkların olduğu bir yelpazeyi değil ama, belirli bir olasılıklar ufku açan olaylarla delinmiş olduğu gerçeğini yok sayıyor.

Bugün, Kara Kitap‘ın yazarlarını okuduğumuzda, sanki bolşeviklerin, bir kere Ekim harekatını başardıktan sonra, iktidara sırf iktidar için sıkı sıkıya sarıldıklarını zannediyoruz. Bu, bolşeviklerin, Rus devrimini hiçbir zaman tek başına bir macera olarak değil, bir Avrupa, bir dünya devriminin birinci öğesi olarak tasavvur ettiklerini unutmak olur. Eğer Lenin, söylendiği gibi, iktidarın fethinin 73. gününde karda dans ettiyse, bu, onun, ilk başta, Paris Komünü’nden daha uzun süre dayanabileceklerini düşünmediğindendir. Onun gözünde, Rus devrimin geleceği, devrimin Avrupa düzeyine, özellikle de Almanya’ya yayılmasına bağlıydı.

Almanya’yı, İtalya’yı, Avusturya’yı, Macaristan’ı 1918 ile 1923 arası sarsan hareketler, gerçek bir Avrupa krizini işaret ediyordu. Alman devriminin veya İspanya savaşının yenilgileri, Çin devriminin gelişimi, İtalya’da ve Almanya’da faşizmin zaferi önceden yazılı değildi. Rus devrimcileri herhalde, Fransız ve Alman sosyal-demokratlarının istifalarından ve alçaklıklarından da sorumlu değildirler.

1923’ten itibaren, kısa vadede devrimin Avrupa’ya yayılmasına güvenemeyecekleri kesinleşmişti. Kökten bir yeni yönelim ihtiyacı kendini dayatıyordu. Bu yeni yönelim, 20’li yılların ortasında partiyi ikiye bölen “tek ülkede sosyalizm” ile “sürekli devrim” tezleri arasındaki çatışmanın konusu olmuştur.

Rus devriminin başlangıçtaki meşruiyetini reddetmeden, bazıları onun hatalı bir teşhis ve imkânsız bir iddiaya dayandığını savunuyorlar. Ne var ki, bir öngörü değil, savaşın sonuçlarını ortadan kaldırmak üzere, savaşa yol açan düzeni yıkmayı amaçlayan bir yönelimdi, söz konusu olan. Savaşın sonunda, 1918’den 1923’e sarsıntı dalgası doğrulanmıştır. Ancak, Alman Ekimi’nin yenilgisinden sonra durum uzun süreliğine durulmuştu. O zaman, ne yapmalı? Yıkılmış olan bir ülkede, “tek ülkede sosyalizmi kurma” yanılsamasına kapılmadan zaman kazanmaya çalışmak mı? İşte 20’li yılların mücadelelerinin ve tartışmalarının konusu budur. Sorunun tüm siyasi boyutu, konunun can alıcı noktası budur. Ekonomik ve toplumsal düzeyde, NEP belirli bir çözüm getirmiştir. Ancak onu, savaş komünizminin baskıcı yöntemleriyle yetişmiş olandan daha farklı bir kültüre sahip bir personel tarafından uygulatmak gerekirdi. Siyasi düzeyde, sovyetik bir çoğulculuğun seçim aracılığıyla ifadesi sayesinde çoğunluğun meşrulaştırmasını arayan, demokratik bir yönelim gerekirdi. Uluslararası düzeyde, Komintern aracılığıyla çeşitli komünist partileri ve bunların siyasetlerini Sovyet Devleti’nin çıkarlarına tabi kılmayan, enternasyonalist bir politika gerekirdi. Bu seçenekler, en azından kısmen, ortaya konmuştu. Ama sakin tartışmalar değil, acımasız çatışmalar şeklini aldılar.

Bu mücadelelerin yenilenleri haksız değildi. Çünkü, eğer devrimlerin ölüm hesabını tutarsak, başarısız olan veya bastırılan devrimlerin maliyetini tahmin etmek daha da zor olmaktadır: 1918-1923 –gerçekleşememiş– Alman devrimi ve 1937 yenilgiye uğramış İspanyol devrimi, nazizmin zaferi ve ikinci dünya savaşının felaketleriyle alakasız değildir.

Gerçek sorumlulukları saptayabilmek için, tarihi, büyük siyasi alternatifler etrafından dönemleştirmek gerekmektedir, işte yeniden izlenmesi ve yeniden incelenmesi gereken yol budur. Sadece prematüre devrimden söz etmek ise, çatışmanın iç mantığını ve orada mücadele halindeki politikaları kavramak yerine, tam tersine, tarihsel bir mahkemenin kararını açıklamaktır. Çünkü, zaferler doğruluğun kanıtları olmadığı gibi, yenilgiler de hatanın ispatları değildir: *”Eğer başarı, masumiyet olarak bilinseydi; eğer gelecek kuşaklara dahi ayartarak, onları zincirleriyle yükleseydi; eğer, köle bir geçmişin doğurduğu geleceğin kölesi olan bu baştan çıkarılmış kuşaklar, kazanan kim olursa olsun onun işbirlikçisi olsaydı, onca fedakarlığın bedeli, adaleti nerede olurdu? İyilik ve kötülük göreceli olduklarından, her türlü ahlak anlayışı, insan eyleminden silinirdi.”

Eğer tarihte, son yargı günü yoksa, adım adım, her büyük tercihin, her büyük yol ayrımının önünde, farklı muhtemel bir tarihin izleri çizilmelidir. Geçmişin anlaşılabilirliğini muhafaza eden ve ondan gelecek için dersler çıkarmamızı sağlayan budur.

Dünyayı, on günde sarsan olay, tarihten silinemez. Olayın kısa ateşi sırasında doğan insanlık, evrensellik, özgürleşme vaatleri, unutulabilmek için “insanlığın çıkarlarıyla fazla iç içe geçmiştir”. Konformizmin tehdit ettiği bir mirası devralan ve onun sorumluları olan bizler, bu mirasın “yeniden hafızalara” yükleme koşullarını yaratma yükümlülüğünü taşıyoruz.

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: Sosyalist Demokrasi için Yeniyol, Yeni Dizi, Sayı: 4, Haziran 2000, ss. 91-120