Ocak ayı başında Venezuela’ya yönelik saldırı ve Nicolás Maduro ile Cilia Flores’in kaçırılması, dünyanın ve emperyalistler arası güç dengelerinin yeniden düzenlenmesi yolunda ABD’nin yeni stratejisinin bir parçasıdır. Bu saldırgan stratejinin unsurları, bilhassa Latin Amerika’ya yönelik ekonomik baskının artırılması ve doğrudan askerî müdahaleleri öne çıkarmamaktır. Franck Gaudichaud, Inprecor dergisi için Antoine Larrache tarafından yapılan bu söyleşide (https://inprecor.fr) söz konusu olayları değerlendiriyor; metin Contretemps Web için güncellenmiştir.
Soru: Maduro ve eşinin kaçırılması sırasında ne yaşandı?
Olayın üzerinden bir aydan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ birçok yönü, ayrıntıları bilinmiyor. Ancak açıkça söyleyebiliriz ki 2–3 Ocak gecesi büyük ölçekli bir emperyalist saldırı ve kelimenin tam anlamıyla bir darbe gerçekleşti. Venezuela, benzeri görülmemiş bir askerî yığınakla bombalandı (eş zamanlı olarak 150’den fazla uçak ve helikopter kullanıldı). Güney Amerika’da bir ülkenin bu ölçekte bombalanması ilk kez yaşanıyor. (Hepimizin hafızasında 1989’da Panama’da General Noriega’ya karşı müdahale ya da 1983’te Grenada’nın işgali – Başbakan Maurice Bishop’un tutuklanması ve idamıyla sonuçlanan süreç – hâlâ taze.)
ABD’nin Karayipler bölgesindeki askerî varlığı aylardır son derece yoğunluk kazanmıştı. Buna dünyanın en büyük uçak gemisi Gerald Ford’un ve geniş bir donanmanın varlığı da dahildi. Tüm bunlar “uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele” bahanesiyle yapılıyor, ancak bu süreçte çeşitli yargısız infazlar ve tekne bombalamaları da gerçekleşiyordu. Müdahale ihtimali nihayet doğrulandı. Operasyon sırasında özel kuvvetler karaya çıktı, Venezuela’nın çeşitli stratejik ve savunma noktaları imha edildi.
Bolivarcı Ulusal Silahlı Kuvvetler’in (FANB) neredeyse hiç organize ve merkezî, özellikle de hava savunmasına dayalı bir direniş göstermemesi, görevdeki Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile milletvekili olan eşi Cilia Flores’in çok kısa bir sürede yakalanıp alıkonulmasına yol açtı. ABD’ye götürülen Maduro ve Flores, New York’ta bir hâkim karşısına çıkarıldı; onlara “Narko-Devlet”in başında olmak gibi hayal ürünü suçlamalar yöneltildi.
Bu askerî operasyon Venezuela’nın egemenliğini ve elbette tüm uluslararası hukuku ihlal etmektedir (uluslararası hukuk Trump’ın son kaygısıdır). Bu girişim ülkenin acımasız biçimde yeniden sömürgeleştirilmesinin ve orta vadede bir tür himaye rejimi (protektora) kurulmasının başlangıcı olabilir; Beyaz Saray’dan gelen ilk açıklamalar bu yönde. Kapitalizmin uzun krizi, ABD’nin küresel hegemonyasındaki gerileme ve emperyalistler arası sistemin şiddetle yeniden yapılanması bağlamında Trump, insanlığın bugüne dek inşa ettiği en büyük askerî-sanayi cephaneliğini kullanarak ya da kullanma tehdidinde bulunarak tüm “yarımküreyi” taakküm altına almayı hedefliyor. Aynı zamanda daha doğrudan bir amacı da var: Bolivarcı Venezuela üzerinde yeniden denetim kurmak ve ülkenin devasa ağır petrol rezervlerini sömürgeci yağması için hazırlamak.

Soru: Bu operasyondan sonra Venezuela’da devlet aygıtı ve yönetici kesimlerin tutumu nedir?
Süreç hâlâ yeniden örgütlenme aşamasında. Sahadaki temaslarımızın da doğruladığı üzere, başkan ve eşi alıkonulmasına rağmen, madurist devlet aygıtının sürekliliği korunuyor; bugün bu süreklilik geçici devlet başkanı Delcy Rodríguez şahsında somutlaşıyor. Askerî ve sivil yöneticiler, bürokrasinin üst katmanları, PSUV (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) liderliği ve Bolivarcı iş çevrelerinin farklı fraksiyonları – en azından şimdilik – birlik görüntüsü veriyor.
Burada belirleyici unsur ordunun tutumudur. Ordu, Bolivarcı sivil-askerî ulusal hareketin ve özellikle 2014 ile 2017–2019 krizlerinden bu yana Maduro’nun siyasal kontrolünün temel dayanağıdır.
Delcy Rodríguez’in yanında, 2013’te Hugo Chávez’in ölümünden bu yana iktidarda olan madurizmin başlıca isimleri görülüyor. Bunların başında rejimin güçlü adamı sayılan, polisi elinde tutan, orduyla ve Çin’le güçlü bağları olan Diosdado Cabello geliyor. Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı Vladimir Padrino López (Ocak yenilgisine rağmen görevden alınmadı) desteğini açıklamış durumda. Ulusal Meclis Başkanı Jorge Rodríguez de (Delcy Rodríguez’in kardeşi) chavizmin ve madurizmin kilit isimlerinden biri.
Eleştirel sol içinde ve hatta bazı görevdeki bakanlar dahil olmak üzere chavist çevrelerde, rejimin bir kesiminin ya da en azından bazı üyelerinin ABD’nin azami baskısı ve vaat edilen ödüller karşısında Maduro’yu önceden “bırakmış” olup olmadığı tartışılıyor. ABD’de hapsedilen başkanın Trump’la yürüttüğü fakat başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerin ardından, yakın çevrede “ihanetler” ya da kopuşlar yaşanıp yaşanmadığı sorgulanıyor.
Mevcut bürokrasinin bir bölümü – özellikle üst düzey askerî yetkililer – petrol ve madenler üzerindeki ekonomik çıkarlarını koruma, olası bir rejim değişikliği durumunda dokunulmazlıklarını pazarlık konusu haline getirme arayışında. Ancak bugün (özellikle geniş, ulusal ve özerk bir halk direniş hareketinin yokluğunda) ne ölçüde etkili olabilecekleri belirsiz.
Gerçek şu ki, Pentagon’un beklenen ya da en azından mümkün görülen saldırısına karşı süratli ve örgütlü bir siyasal-askerî tepki gösterilemedi; üstelik silahlı kuvvetlerin sürekli alarm halinde olduğu varsayılıyordu. Son yıllarda özellikle Caracas’ı ve hava sahasını korumak amacıyla Rus ve Çin yapımı hava savunma sistemlerine ve gelişmiş radarlara milyarlarca dolar harcanmıştı. Tüm bunların önceden etkisiz hale getirildiği anlaşılıyor; önlemler muhtemelen elektromanyetik silahlar kullanılarak ve kuşkusuz uzun soluklu bir istihbarat çalışmasıyla alt edilmişti.
Bu açıdan pek çok bilinmez var; ancak koordineli bir ulusal savunma hareketi görülmedi. Bu durum sınırlı ölçekte iç işbirlikleri (aktif ya da pasif), komuta zincirindeki zafiyet ya da Genelkurmay’ın iktidarın yeniden örgütlenmesini bekleyen bilinçli stratejik pasifliği anlamına mı geliyor? Miraflores’te tartışmalar sürüyor; Washington’un servisleri ise kontrolü elinde tutmak için söylenti ve sahte haberleri hararetle yayıyor.
Bu bozgunun ağır bedelini 110’dan fazla kişi (sivil ve asker) ödedi. Maduro’nun kişisel koruma birliği üyeleriyle, çatışmalarda öldürülen 32 Kübalı ajan bunların arasında yer alıyor.
Delcy Rodríguez’in iç politikadaki konumuna gelince, öncelikle olağanüstü hâlin güçlendirildiğini teyit etti (dolayısıyla bir “açılım” perspektifinden epey uzağız). Ardından 1999–2025 dönemini kapsayan ve “demokratik birlikte yaşama” adı verilen geniş kapsamlı bir af yasasını destekledi. Parlamento tarafından kabul edilmesi halinde bu yasa, yüzlerce siyasi tutuklunun – belirli koşullarla – serbest bırakılmasını mümkün kılabilir. Tasarı, Venezuela’da düşünce suçlularının (siyasi suç isnadıyla ya da “kamu görevlilerini eleştirme” gerekçesiyle tutuklananların) varlığını resmen kabul etmiş oluyor. Yasa, cinayetleri ya da özellikle aşırı sağ tarafından işlenen ağır şiddet eylemlerini ve yolsuzluk suçlarını kapsamıyor (bu yönüyle olumlu görülüyor). Bu af girişimi aynı zamanda tutuklu yakınlarının oluşturduğu çeşitli kolektiflerin yoğun seferberliğinin de ürünü.
Daha genel olarak ise Rodríguez kardeşler, Trump ve Marco Rubio’nun saldırıdan hemen sonra düzenledikleri basın toplantısında gururla ilan ettiklerini teyit eder görünüyorlar: ABD ile yeni bir “işbirliği” döneminin başlamasına, özellikle de petrol endüstrisinin emperyalist vesayet altında “yeniden inşasına” hazır olduklarını belirtiyorlar. Manevra alanları kuşkusuz sınırlı. Cumhurbaşkanı yine de ülkeni egemenliğini koruma gereğini tekrarlıyor, Maduro ve Flores’in derhal serbest bırakılmasını talep ediyor ve televizyon konuşmalarında anti-emperyalist tonlar kullanıyor. Buna karşın CIA Direktörü John Ratcliffe Caracas’ta ağırlandı, hatta madalyayla ödüllendirildi! Trump ise “ABD ile Venezuela artık iyi çalışıyor” diyerek yeni bir saldırıyı iptal ettiğini duyurdu… Şubat başında ABD’nin enerji bakanının geçici başkan tarafından güler yüzle karşılanması ve yeni emperyal düzenin planlanması, ülke egemenliğine bağlı birçok Venezuelalıda büyük bir hayal kırıklığı yarattı.
Soru: Emperyalizmin baskısı altında ve Trump’la işbirliği içinde bir “Maduro’suz madurizm” ne ölçüde örgütlenebilir? Neden chavistlerde ve halk kesiminde güçlü hareketlilikler görülmedi?
Trump’ın tercihinin, 2024 başkanlık seçimlerinde aday olan ve seçim hilesi gerekçesiyle diskalifiye edilen Edmundo González ile aşırı muhafazakâr, neoliberal ve ABD yanlısı muhalefetin simgesi María Corina Machado’yu “tahta” oturtacak bir rejim değişikliği olduğu düşünülüyordu. Ancak Machado en azından şimdilik Trump tarafından alenen aşağılanıp kenara itildi; ABD’nin otokratına Nobel Barış Ödülü madalyasını hediye etmesi de durumu değiştirmedi. Trump’ın hesabı açık: Devlet aygıtına ve madurizme yaslanmak; çünkü onların ülkeyi fiilen kontrol ettiğini, ordunun temel desteğini ve zayıflamış olsa da gerçek bir toplumsal tabanlarını (halkçı chavizm) koruduklarını tespit etmiş durumda. Bu potansiyel direnişleri arzuladığı doğrultuya çekmeye çalışırken aynı anda büyük bir siyasal-askerî ve ekonomik baskı uyguluyor. Washington’un hesabına göre Corina Machado ve Edmundo González, doğrudan emperyalist destek olmaksızın – hatta kara birlikleri olmadan – ülkeyi kısa vadede zorla yeniden örgütleyemez. Irak benzeri bir senaryo Trump için düşünülemez ve çok maliyetli olur; zira MAGA tabanı oldukça eleştirel duruyor, ABD içi durum gergin (özellikle ICE karşıtı büyük mücadeleler sürüyor) ve ara seçimler (Kasım ayında) yaklaşıyor.
Soru: Yine de devlet aygıtı ve “boliburjuvazinin” böylesi bir altüst oluşa uyum sağlayabilmesi şaşırtıcı.
Herkes beklemede. Geçici Venezuela hükümeti, söylediğim gibi, hem kendi halkına hem dışarıya karşı çelişkili sinyaller veriyor. Ancak düşüş sert oldu; özellikle yıllarca süren “Bolivarcı Devrim”den beslenen kitlesel bir anti-emperyalist ulusal direnişin mümkün olduğuna inananlar için. Bu aşamada korku ve belirsizlik hâkim. Maduro’nun serbest bırakılması için on binlerce kişinin katıldığı gösteriler yapıldı, ancak bunlar görece sınırlıydı ve pek de spontane değildi.
Bu aslında çok şaşırtıcı değil. Bir yanda ABD emperyalizminin devasa askerî asimetrisi ve azami siyasal baskısı söz konusu; üstelik bölgesel konjonktür de elverişsiz. Öte yandan, on yılı aşkın süredir otoriter bir çözülme, siyasal çöküş ve Chávez’in ülkesi ile 2000’li yıllarda Bolivarcı sürecin temsil ettiği ilerici, ulusal-halkçı, “sezaryen yeniden dağıtımcı” ve anti-emperyalist ivmenin ekonomik yıkımı söz konusu.
Madurizm, chavizmin en sorunlu yönlerini derinleştirdi ve iktidarda yeni bir oligarşi haline gelen boliburjuva kastını pekiştirdi. Bu kesim petrol ve madenlerden elde edilen dövizleri ve bazı kamu varlıklarını mülksüzleştirme ve yolsuzluk yoluyla eline geçirdi. Önce muhafazakâr ve emperyalizm yanlısı muhalefeti bastırdı, seçilmiş parlamentoyu bir dönem kapattı ve yetkileri yürütme etrafında topladı; ardından sol muhalefete de yöneldi, dünün müttefiklerine (özellikle Venezuela Komünist Partisi – PCV) karşı harekete geçti, sendikacıları, eski chavist yöneticileri ve bakanları hapse attı.
İç durum, ABD’nin yıllarca süren ablukası ve binlerce haksız yaptırımıyla ağırlaştı, hatta katlandı; 28 milyonluk ülkeden 8 milyon Venezuelalının göç etmesine yol açtı.
Son yıllarda ağır ama sürekli bir makroekonomik toparlanma gözleniyor; bu toparlanma özellikle petrolleri çıkarma işinden sorumlu Delcy Rodríguez’in pragmatik yönetimiyle özdeşleşiyor. Ancak birçok Venezuela sendikasının belirttiği gibi, Maduro dönemindeki ekonomik, politik ve çalışma konulu haklar, “21. yüzyıl sosyalizmi”nden ziyade neoliberal bir distopyaya; temel hakların yıkımına ve ekolojik açıdan felaket sonuçlar doğuran bir extractivist ileri atılıma benziyor. Geniş bir sendikal cephe Ocak ortasında grevlerle harekete geçmeyi planlamıştı; ancak Trump’ın savaş çılgınlığı bu projeyi sekteye uğrattı.
Bu koşullarda, meşru bir ulusal hükümet etrafında seferber olmuş halk tabanına dayanan, geniş ve çok partili bir anti-emperyalist direnişin ortaya çıkma imkânı görünmüyor. Trump yönetimi de bunun tamamen farkında. Nisan 2002’de Hugo Chávez’in CIA ve yerel patronaj ağlarınca tarafından desteklenen bir darbeye maruz kaldığı ve güçlü bir halk mobilizasyonu sayesinde – “barrios”ların ayağa kalkmasıyla – kurtarıldığı, askerlerin de emperyalizm yanlısı darbeyi reddetme eğilimi gösterdiği dönemden çok uzağız.
Buna rağmen, sivil-askerî aygıt içinde hâlâ ulusal-halkçı perspektife bağlı ve yeni sömürgeci vesayete direnmeye hazır kesimlerden söz etmek mümkün mü? Halkçı chavizm, eleştirel sol, sendikalar ve toplumsal hareketler ciddi biçimde zayıflamış durumda; bazıları demoralize olmuş, bazıları ise kooptasyon yoluyla sisteme entegre edilmiş. Yine de başlangıç döneminin chavizmine dair bir hafızaları ve yer yer ayakta kalmış kolektif, komünal deneyimler hala mevcut. Ancak nüfusun küçümsenmeyecek bir bölümü, büyük bir resignasyonla, bu yeni krizin belki ülkenin boğulmuşluğunu hafifletebileceğini, ABD sermayesinin ekonomik toparlanmayı hatta milyonlarca sürgünün geri dönüşünü sağlayabileceğini düşünür gibi görünüyor.
Soru: Yankee fosil kapitalizmi ile boliburjuvazi arasında zoraki bir ortak yönetim mi kurulacak? Siyasal düzlemde hükümet, çıkarlarını korumak ve bu yarı-protektora koşullarında ülkeyi yönetmeye devam edebilmek için “emperyalizm yanlısı” bir işbirliğine mi gidecek? Kısa vadede bir geçiş süreci ya da seçimler gündemde değil; ancak orta vadede herkes tarafından öngörülüyor. İktidarın milliyetçi bir tepki göstermesi mümkün mü?
Her hâlükârda, Rodríguez’in “ilerleme” (sic) olarak savunduğu ve yeni kabul edilen hidrokarbon yasası, Maduro’nun son aylarda başlattığı liberalleşmeyi derinleştiriyor. Devletin kaynaklar üzerindeki egemenliğini ve 1999 Bolivarcı Anayasası’nın yönelimlerini, ABD’li çokuluslu şirketler lehine radikal biçimde sorguluyor. Bu tarihsel bir geri adımdır! ABD petrol üretimini belirleyecek. İlk etapta 50 milyon varile el koyacaklarını ve gelecekteki petrol gelirlerinin bir bölümünün Katar’da tutulup kamu hizmetlerinin finansmanı için damla damla geri verileceğini – kendi takdirlerine göre – açıkladılar…
Bu koşullarda halk sınıflarının hem Trump’ın vesayetini reddetmek hem de ülkenin gerçek demokratikleşmesini talep etmek üzere özerk biçimde yeniden örgütlenme kapasitesi ne olacak? Yıllarca süren büyük maddi yoksullaşma ve otoriter sapmaların ardından, bu yeni sömürgeci baskı bağlamında bu kilit bir sorudur.
Soru: Trump, sözde ABD’den “çalınmış” petrol kaynaklarını geri almak istediğini söylüyordu.
ABD’li satrap, hiçbir dolambaçlı ifade kullanmadan yağma isteğini ve ülke üzerindeki denetimi yeniden ele geçirme arzusunu ilan ediyor. Tarihsel olarak, 1914’te petrolün keşfi ve ilk kuyuların açılmasından itibaren, özellikle 1960’larda Yankee çokuluslu şirketlerin denetimi altındaki “altın çağ” döneminde, bu şirketler petrolden devasa ve ölçüsüz kârlar elde ettiler; örneğin Suudi Arabistan ya da Orta Doğu’dan bile daha yüksek.
Bu geçmiş, bugün ABD’de iktidardaki oligarşinin zihniyetinde yer etmiş; mülksüzleştirme yoluyla “vahşi” bir birikim modeline dönme iradesi var. Trump “dışlandıklarını” söylediğinde, akla ilkin 1976’daki (Carlos Andrés Pérez dönemindeki) millileştirme gelse de, aslında daha doğrudan 2007’ye atıf yapıyor: Chávez’in karma şirketleri PDVSA lehine yeniden düzenlediği ve bugün ana rezervin bulunduğu Orinoco Petrol Kuşağı’ndaki üretimin büyük bölümünü millileştirdiği döneme. Bu rezerv belki 300 milyar varil! Küresel ölçekte kanıtlanmış en büyük rezerv; ancak çok ağır, arıtılması son derece pahalı bir bitüm.
Milyarder Trump’ın istediği şey, bu rezervin yeniden Exxon, Chevron ve büyük ABD şirketlerinin ağına düşmesi ve küresel ham petrol fiyatını dikte etme gücüne kavuşmak (Venezuela OPEC’in merkezi aktörlerinden biridir). Gerçekte bu o kadar kolay değil: ihracatın %80’i şu an Çin’e gidiyor ve altyapı son derece harap durumda (yine de günlük 800.000 varil üretim sürüyor). Her hâlükârda büyük yatırımlar gerekiyor; bazıları 60 milyar dolardan, hatta birkaç yıl içinde 100 milyar dolardan söz ediyor. Ancak bunun için bu kapitalistlere uzun vadeli siyasal ve toplumsal istikrar garantisi verilmesi ve Çin’in gerçekten devre dışı bırakılması ya da en azından marjinalleştirilmesi gerekir. Gerçekten bir yeniden sömürgeleştirme perspektifi söz konusu olabilir.
Aynı zamanda enerji ve petrol ekseni – Trump’ın sözleriyle “Venezuela’da para yerin altından çıkıyor” – açıkça ortada olsa da, bana göre, asıl belirleyici olan jeostratejik boyutu analiz etmek gerekir. Bu boyut Marco Rubio tarafından da sert bir dille ifade ediliyor: tüm bölgeyi disipline etmek, Güney Amerika’yı tehdit etmek. Hedefte ise hâlâ göreli bir jeostratejik özerklik kapasitesine sahip olan Brezilya var. Aynı anda Karayipler alanını yeniden hizaya sokmak ve özellikle Küba’yı – Marco Rubio’nun Miami çevresinin takıntısı – doğrudan müdahale yerine “olgun bir meyve gibi” düşürmek hedefleniyor. Küba, Caracas’taki temel müttefikini ve petrol tedarikini kaybediyor; ada ekonomisi ise 1990’ların başındaki “barış zamanında özel dönem”den bile daha kötü, tükenmiş bir durumda. Ada bugün açık tehdit altında; bu Latin Amerika egemenliği açısından büyük bir yenilgi olurdu. Aynı zamanda Kolombiya ve Meksika’ya da gözdağı veriliyor; her iki ülke de hâlâ ilerici hükümetler tarafından yönetiliyor ve bölgesel satranç tahtasında göreli bir özerklik kapasitesine sahip (Kolombiya’da seçimler yaklaşıyor ve baskı güçlü olacak).
Geçen Aralık’ta yayımlanan Beyaz Saray’ın “Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi” (NSSS) belgeleri, uluslararası ilişkileri altüst etme ve hatta dünya düzeninin giderek “faşizanlaşması” yönünde bir iradeyi doğruluyor. Éric Toussaint bu konuda ayrıntılı bir çalışma yayımladı. Yeniden yırtıcı devletler çağına, emperyalist gangsterliğe (aslında hiç kaybolmamış olan bir olguya) giriyoruz; burada yalnızca çıplak güç belirleyici. Latin Amerika onların arka bahçesi sayılıyor; Avrupa ölçeğinde ise Putin’in az çok istediğini yapabileceği varsayılıyor (Avrupa burjuvazisi zayıflığı ve bölünmüşlüğü nedeniyle küçümseniyor), Ukrayna dâhil. Çin ise “sistemik” gerçek düşman olarak görülüyor: Latin Amerika’da zayıflatılması ve Güneydoğu Asya’da çevrelenmesi gereken bir Orta Krallık.
Trump yönetimi, bir zamanların hegemonik imparatorluğunun gerilemesine karşı dünyayı yeniden kesip biçiyor. Kapitalizmin dördüncü çağında, büyük iklimsel ve ekolojik kırılmalar çağında uluslararası ilişkilerin bu yeni evresi her zamankinden daha tehlikeli: devletler arası ilişkilerin yeniden askerîleştirilmesi ve kıtasal ölçekte askeri çatışmalar dönemi. Gilbert Achcar’ın tanımladığı “yeni soğuk savaş” – blok karşı blok – giderek daha fazla açık biçimde, “sıcak” çatışmalarla ve sömürgeci şiddetle doluyor; Gazze’deki soykırım bunun en çarpıcı örneklerinden.
Soru: Latin Amerika’daki bu yeniden sömürgeleştirme sürecini nasıl görüyorsun? Çin şu anda bölgenin birinci ticaret ortağı.
Bir süredir kapitalist ve emperyalistler arası sistemin “çoklu kriz” (polycrise) durumundan söz ediyoruz. Büyük güçler 2008 krizinden gerçek anlamda toparlanamadı; daha geniş bir çerçevede “seküler durgunluk” uzun dalgası içindeyiz. Küresel değer zincirleri yeniden örgütleniyor ve dünya ölçeğinde sermayenin aşırı yoğunlaşması söz konusu. Bu aşamada mevcut birinci güç – ABD – gerileme sürecinde ve alan, kaynak, pazar ve jeostratejik projeksiyon kapasitesini şiddet yoluyla geri kazanmak istiyor.
Bu bağlamda Lenin, Rosa Luxemburg, Ernest Mandel ya da Samir Amin’in emperyalizm üzerine yazdıklarına dönmek ilginç; elbette bunları bir “vahiy” gibi okumadan. Aynı şekilde merkez-çevre ilişkileri, eşitsiz ve bileşik gelişme kuramı ya da 1970’lerdeki bağımlılık teorisi tartışmaları da zengin referanslar sunuyor. Emperyalizm çağının sona erdiğini ya da devletler-üstü bir “süper-emperyalizm”in dünyayı yöneteceğini düşünenler ciddi biçimde yanıldılar. Teyit edilen şey, güçlü ulus-devletlere ve ulusal askerî güçlere dayanan, hiyerarşik ve rekabetçi bir emperyalistler arası sistemdir. Çokuluslu şirketler ve finans kapital bu sürece eşlik ediyor.
Bu bağlamda, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik stratejik düşüncesinin merkezinde yer alan “yarımküresel güvenlik” ve ulusal güvenlik doktrini fikri, son derece şiddetli bir biçimde yeniden teyit ediliyor. Monroe Doktrini, Roosevelt eklemesi ve “top gemisi diplomasisi” Trump yönetimi tarafından gürültülü ve sert bir biçimde “Donroe” doktrini olarak yeniden canlandırılıyor. Bu dünya görüşüne göre artık temel sorun Çin’in her alandaki rekabeti: teknoloji, altyapı (Big Tech ve parasal altyapı dahil) ve jeopolitik güç (henüz askerî düzeyde olmasa da). Benjamin Bürbaumer’in çalışmaları bu konuda aydınlatıcı: 1990’lardan bu yana Çin’in kapitalist gelişimi, ABD hegemonyası altındaki küreselleşmeyi ve dolar merkezli sistemi doğrudan tehdit ediyor. Çin, Latin Amerika’da ticari ve ekonomik düzlemde ABD’yi yerinden ediyor: Brezilya, Peru, Şili ve tüm Güney Amerika’nın birinci ticaret ortağı. Bu dinamik neredeyse geri döndürülemez görünüyor. ABD değer zincirlerine sıkı biçimde entegre olmuş Meksika’da bile (özellikle serbest ticaret anlaşmaları üzerinden), Çin ikinci ticaret ortağı; hatta Çin şirketleri ABD sınırında doğrudan yatırımlar yapmış durumda.
Trump bunu açıkça söyledi ve tekrar ediyor: Panama Kanalı’nın Pasifik ve Atlantik girişlerindeki limanların Çin tarafından kontrol edilmesi kabul edilemezdi. Siyasal baskı ve milyonlarca dolarlık hamlelerle durumu değiştirdi; Panama yeniden tamamen yıldızlı bayrak altında bir kanal haline geldi. ABD’nin araçları: çok sayıdaki askerî üs, Dördüncü Filo’nun konuşlandırılması, askerî, enformasyonel ve ekonomik düzlemde sıkı kontrol. Çin’in ise şu aşamada bölgede gerçek askerî araçları yok.
Kolombiya ile ilişki bu açıdan merkezi önemde; zira bu ülke şimdiye kadar “Plan Kolombiya” aracılığıyla, gerillalar ve “narcos”la mücadele bahanesi altında, Güney Amerika jeostratejisinin anahtar taşıydı. Orta Amerika ve Karayipler bölgesi ise daha kolay denetlenebilir kabul ediliyor (Küba direnmeye devam etse de). Bu durum Trump ile Başkan Petro arasındaki sert diplomatik gerilimleri açıklıyor; her ne kadar müzakereler sürse de.
Bu titanlar mücadelesinin sonucu belirsizdir – Javier Milei’nin Arjantin’inde bile Çin ticari ilişkilerde merkezi konumunu koruyor. Dolayısıyla mesele yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda ideolojik boyutlar da taşıyor: Trump “kendi” güçlerini, bölgesel aşırı sağları, Milei’leri, Bolsonaro’ları, Kast’ları güçlendirmek istiyor ve seçim müdahaleciliği uyguluyor; Arjantin’deki ara seçimlerde yaptığı gibi. Honduras’ta yakın zamanda bunu başarıyla gerçekleştirdi; Şili’de yeni seçilen Pinochetçi Kast’a, Ekvador’daki muhafazakâr milyarder Noboa’ya, Bolivya’daki liberal-muhafazakâr sağa dayanmayı sürdürecek ve Brezilya’daki Lula gibi görece ılımlı hükümetlere bile baskı uygulayacak: “Bize direnirseniz düşman sayılırsınız; düşman olursanız yüzde 40–50 gibi benzeri görülmemiş gümrük vergileri uygularız ya da Venezuela’da yaptığımız gibi askeri tehditte bulunuruz.”
Bu güç gösterisi – Grönland’a yönelik hamlelerde de görüldüğü gibi – ABD’nin artık yalnızca güç projeksiyonu değil, aynı zamanda “soft power”, rıza ve hegemonya üretme kapasitesi olan bir hegemon olmaktan uzaklaştığını gösteriyor. Artık temsil edilen şey, siyasal-askerî güç dengelerine ve ticari “fermanlara” dayalı çıplak tahakküm; arka planda ise hizaya gelmeyenlere – gerekirse Avrupa ve NATO müttefikleri dahil – ekonomik ya da sömürgesel yıkım tehdidi var.
Soru: Uluslararası işbölümünü ve değer zincirlerini yeniden düzenlemek son derece karmaşık; bu nedenle son derece baskıcı hükümetler gerektirecek. Venezuela’da bile bu durum, Trump’ın ya da başkalarının “demokratik açılım” diye sunmaya çalışacakları şeyle hızla çelişebilir.
Aynen öyle. ABD fosil kapitalizmini ve büyük petrol tekellerini temsil eden bazı figürlerin son açıklamaları dikkat çekici. Bu şirketler Venezuela petrolünün “yeniden fethedilmesi”nin gerektireceği devasa yatırımlar konusunda kuşkularını ve çekincelerini dile getirdiler; siyasal istikrar sağlanmadan (ki bu da pahalı ve baskıcı bir protektora rejimi gerektirebilir) geleceğe dair yeterli garanti görmüyorlar. Trump onları kabul etmek ve desteğini yinelemek zorunda kaldı. Buna karşılık Çinli yetkililer Venezuela’daki müttefiklerine yönelik saldırıyı kınadılar; ancak askeri ekipmanlarının etkisiz kalması onlar için ciddi bir darbe oldu.
Xi Jinping’in Latin Amerika özel temsilcisi, Trump’ın baskınından yalnızca saatler önce Caracas’ta Maduro ile uzun bir görüşme yapmıştı… Buna rağmen Çin yeni stratejik belgeler yayımlayarak ABD emperyalizmine karşı olduklarını, Latin Amerika ülkeleriyle “dostane” işbirliği ve teknoloji transferine açık olduklarını vurguladı; ABD’nin savaşçı tutumuna karşı bir çizgi bu. Çin tehdidin farkında ama bir zayıf noktası var: enerji bağımlılığı (petrol ihtiyacının yüzde 70’ini dışarıdan karşılıyor). Çinli liderler Venezuela’daki geri adımına rağmen Latin Amerika’daki etkilerini “karşılıklı saygı” söylemiyle pekiştirmeye çalışacak; Trump’la yarımkürede doğrudan çatışmaya girmeden. “Kazan-kazan” söylemi öne çıkıyor; fakat Çin–Latin Amerika ilişkisi son derece asimetrik: daha fazla hammadde, mineral, tarım arazisi ve agro-endüstriyel ürün talep ediliyor. 2035’e kadar bölgede 700 milyar dolarlık yatırım hedeflediklerini açıkladılar. Yeni açılan Chancay mega limanı “Kuşak ve Yol” girişiminin bölgedeki amiral gemisi. Ancak ekonomik yavaşlama Çin’i de etkiliyor.
Çin Komünist Partisi çok taraflılık, BRICS ve “Küresel Güney” söylemini sahipleniyor olsa da, pek çok militan Çin kapitalizminin gerçek bir özgürleşme ve kalkınma alternatifi sunmadığının farkında. Gazze’deki katliamlar karşısındaki sessizlikleri ya da Netanyahu’ya doğrudan veya dolaylı destekleri bunu gösterdi. Başka bir küresel düzen savunuyorlar, evet; ama bunun Güney halklarının kurtuluşu anlamına geleceği garanti değil.
Latin Amerika, iki tektonik plakanın kesişiminde: kriz içindeki şiddetli ve hâlâ baskın bir emperyalizm ile yüzyıl ölçeğinde potansiyel bir hegemonya adayı. Bu aşamada ABD dünya askeri harcamalarının yüzde 36’sından fazlasını gerçekleştiriyor. Bu muazzam bir oran. Dünyaya yayılmış 250 bin ABD askeri var; Çinlilerin birkaç yüz, Rusların ise 30–35 bin civarında. Trump bu devasa askeri-sanayi güce dayanarak ABD’yi küresel ölçekte yeniden “dokunulmaz” bir aktör olarak konumlandırmaya çalışıyor.
Soru: Bu saldırıya Latin Amerika’da direnişler var mı? “İlerici” hükümetlerin tutumu ne?
İlerici ya da merkez-sol hükümetler Venezuela’ya yönelik saldırıyı, Başkan Maduro’nun kaçırılmasını, uluslararası düzenin ihlalini ve komşu bir ülkenin egemenliğinin çiğnenmesini kınadılar. Lula, Meksika’da Claudia Sheinbaum, Şili’de Boric ve özellikle Kolombiya’da Gustavo Petro bunu dile getirdi; bu Maduro rejimine destek anlamına gelmiyor elbette.
Lula esas olarak diplomatik düzlemde ve oldukça temkinli biçimde müdahil oldu: uluslararası uyuşmazlıkların meşru çözüm alanı olarak BM’nin acil toplanmasını talep etti, Amerikan Devletleri Örgütü’nü harekete geçirmeye çalıştı; ancak aynı zamanda belirli bir çaresizlik sergiledi ve Maduro’nun serbest bırakılmasının öncelik olmadığını söyleyerek Caracas’la arasına mesafe koydu. 2000’lerde ulusal-halkçı hükümetlerin UNASUR, CELAC ve hatta ALBA aracılığıyla güçlü işbirliği ve ortaklaşma kapasitesi vardı; bugün ise yeniden parçalanma söz konusu.
Güney Bankası ya da ortak alternatif para birimi projeleri artık gündemde değil. José Martí’nin “Patria grande” (Büyük Latin Amerika Yurdu) ideali gerilemede; milliyetçilikler ve aşırı sağ yükselişte; Bolivarcı deneyimin çöküşü tüm bölgeyi etkiliyor; Küba boğuluyor ve tehlikede; Bolivya’daki MAS bölünüyor; Boric deneyiminin yerini Kast alıyor vb. Mevcut ilerici hükümetler (Brezilya, Kolombiya, Meksika, Uruguay) görece izole görünüyor; her ne kadar Petro ve özellikle Claudia Sheinbaum çok sınıflı ve sağlam bir toplumsal-elektoral taban oluşturmuş olsalar da.
Böyle bir bağlamda belirleyici faktör “aşağıdan” direnişler olacaktır: sınıf mücadeleleri, halk hareketleri, feminist, köylü ve yerli mücadeleler; hükümetlerin pozisyonundan bağımsız olarak kendi kaderini tayin ve ulusal egemenlik için. Bölgesel düzeyde ve Trump’a karşı daha güçlü bir konum elde etmenin – hatta iktidardaki sol hükümetler için bile – yolu, anti-emperyalist tarihsel ufku hâlâ kolektif bilinçte taşıyan seferber olmuş bir halka dayanmak olurdu. Oysa Brezilya’da ya da Şili’de Boric yönetiminde ilerici siyaset daha çok mücadeleleri ve mobilize aktörleri pasifleştirme yönünde ilerledi. Venezuela’dan söz etmeye bile gerek yok. Maduro hükümeti direnişleri ya kooptasyonla ya baskıyla etkisizleştirdi; bunu doğrudan yapmadığı yerde ise ekonomik çöküş ve yaptırımlar devreye girdi.
Hâlâ bazı “komünler” ve desteklenmesi gereken cesur öz-örgütlenme deneyimleri var; fakat kırılganlar.
Bu, şu anda hiçbir mobilizasyon ya da direniş olmadığı anlamına gelmiyor. Sandino’nun ve zapatistlerin kıtası hâlâ mücadelelerle dolu. Brezilya’da bunu son dönemde açıkça gördük; Topraksızlar Hareketi (MST), lulizmle ilişkisi üzerine yürüyen iç tartışmalara rağmen güçlü kalmayı sürdürüyor. Ekvador’da da Noboa’ya karşı CONAIE’nin (Ekvador Yerli Ulusları Konfederasyonu), kentli sendikaların ve ekoloji kolektiflerinin büyük mobilizasyonları yaşandı; Kasım 2025 referandumunda yeni bir ABD askeri üssü projesini ve anayasanın otoriter reformunu reddederek hükümete ağır bir siyasi yenilgi yaşattılar. Yani birçok ülkede hareketlilik var.
Feminist, yerli ve dekolonyal hareketlerin gücünden de söz edilebilir: örneğin Şili’de Kast’ın sosyal, ırkçı ve patriyarkal gerici politikalarına karşı bir umut kaynağı olabilirler. Ancak geçmişte ALCA projesine karşı 2005’te olduğu gibi kıtasal ölçekte bir mobilizasyon bugün yok. Gerçekten temel bir dayanak noktası olabilecek şey ise ABD’nin kalbinde giderek kitleselleşen mobilizasyonlar: “No King” hareketi, polis şiddetine ve göçmen karşıtı faşizan ICE uygulamalarına karşı mücadeleler, New York’ta Mamdani’nin zaferi, Demokrat Parti kurumsal yapısına karşı solun yeniden yapılanma çabaları…
Bununla birlikte, birçok ülkede yükselen bir neo-muhafazakâr, hatta gerici dalga var. Kartellerin ve uyuşturucu ticaretinin şiddeti, devlet ya da paramiliter şiddet ve zorunlu göçler gündelik hayatı ve medyayı kuşatmış durumda. Yakından bildiğim Şili’de bu çok açık. 2019’daki büyük halk ayaklanmasından (ağır biçimde bastırılmıştı) 2025’te José Antonio Kast’ın neo-Pinochetçi zaferine nasıl gelindiğini anlamak zorundayız. Bu, dünya neoliberalizminin simgesel ülkelerinden birinde tüm toplumsal ve siyasal sol için büyük bir yenilgidir.
Neo-faşizmlerin ve muhafazakâr aşırı sağların, halk sınıflarının önemli bir kesimi için bir “alternatif” gibi görünebildiği bir dönemden geçiyoruz. Solun itibarsızlaştığı ya da halk kesimleriyle bağını kaybettiği; muhafazakâr Evanjelik kiliselerin boşluğu doldurduğu bir dönem. Antikapitalist sol ise zayıf, sekter ya da inandırıcılıktan uzak kalabiliyor. Elbette bizim açımızdan aşırı sağ, sermayenin hizmetinde, çevre yıkımının, patriyarkanın, oligarşik tahakkümün, teknofeodalizmin ve ABD emperyalizminin hizmetinde ultra-gerici bir “alternatif”tir. Kast, Maduro ve Cilia Flores’in kaçırılmasını açıkça alkışladı. Noboa da saldırıyı Latin Amerika için “harika bir haber” olarak niteleyen mesajlar paylaştı. Brezilya aşırı sağı da aynı çizgide. Bunlar Trump’ın “uşakları”. Oysa birkaç ay içinde Brezilya, Kolombiya ve Peru’da seçimler var. Kolombiya’da sağın geri dönüşü gerçek bir risk. Brezilya’da ise 80 yaşındaki Lula figürüne bağımlı kurumsal solun durumu ne olacak?
Soru: Küresel anti-emperyalist bir geçiş programı için hangi ipuçlarını verirdin?
Bu çok (hatta fazla) iddialı bir soru! Böyle bir yanıt kolektif olarak, yerel, ulusal ve küresel düzeylerde somut koşullara göre şekillenmelidir. Ancak şunu söylemek kolay: militarizasyonun, emperyalist saldırıların, savaşların, Gazze’deki soykırımın, Venezuela’nın işgalinin, halkların otoriter rejimlere boyun eğdirilmesinin, İran’daki kitlesel baskının ve genel faşizanlaşmanın içinde çözüm bulunamaz. Daniel Bensaïd’in dediği gibi, önce “hayır!” demek ve özellikle “havada kahverengi bir ton” varken zamanın ruhuna direnmek gerekir.
Latin Amerika bağlamında radikal ve militan solun inşa etmeye çalıştığı şey, mümkün olan en geniş ve en birleşik kıtasal anti-emperyalist direniştir; Venezuela ile dayanışma içinde ve yeni müdahalelere karşı. Ancak sahadaki yoldaşların dediği gibi, kıtasal mobilizasyon hâlâ aciliyetin çok gerisinde. İlk talep, aylardır Karayipler’de konuşlandırılmış devasa ABD armadasının derhal geri çekilmesi ve Nicolás Maduro ile Cilia Flores’in hemen serbest bırakılmasıdır; kimin yöneteceğine yalnızca Venezuela halkının karar vereceği açık ilkesi temelinde.
“Güney” ülkelerinde bu, egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkını savunmak için geniş birleşik cephelerin kurulmasını gerektirir. Ancak bu tür cepheler, ulusal burjuvazilerden, her tür bonapartizmden ve son 25 yılda tüm çelişkilerini göstermiş kırılgan hükümetçi ilericiliklerden bağımsız, mücadeleci solun inşasını asla feda etmemelidir.
Bu aynı zamanda Latin Amerika’daki ve uluslararası alandaki “kampçı” akımlarla açık bir tartışma yürütmek anlamına gelir: “jeopolitik”, hangi emperyalizm olursa olsun (Trump’ınki dahil ama onunla sınırlı değil) otoriterliklere karşı mücadeleyi ve halkların koşulsuz savunusunu örtbas etmemelidir. “Kuzey” ülkelerinde acil görev, aktif ve somut bir enternasyonalist dayanışmanın inşasıdır. Fransa’da Venezuela etrafında henüz mütevazı biçimde başlatılan ve Küba için yeniden düşünülmeye başlanan girişimler bu yöndedir. Bu enternasyonalizm, kendi hükümetlerimizin dünya düzensizliğindeki sorumluluğunu ve Trump’a boyun eğişini teşhir etmeyi de içermelidir; Gazze bunu acı biçimde hatırlattı, Venezuela konusunda Macron hükümetinin tutumu da öyle. Mart 2026’da Porto Alegre’de yapılacak antifascist konferans önemli bir dayanak olabilir. Umut edilir ki bu, sekterlikten uzak biçimde ortak hedefler etrafında siyasal ve toplumsal güçleri bir araya getirebilecek uluslararası bir anti-emperyalist konferansa dönüşür: PT, PSOL, Brezilya CUT’u, kıtanın radikal sol kesimleri, Via Campesina, sendikal ve feminist güçler ve çeşitli toplumsal hareketler…
Somut alternatifler konusunda, öncelikle süregiden çılgın militarizasyona karşı “emperyalist savaşa karşı savaş” şiarını öne çıkarmaya çalışmalıyız; aynı zamanda Ukrayna’da, Filistin’de ya da Kürdistan’da olduğu gibi, silahlı biçimde özgürlük mücadelesi verenleri cesaretle destekleyerek. Bu “savunmacı” boyutun ötesinde ise, iklim krizinin, biyosferin ve biyoçeşitliliğin çöküşü bağlamında demokratik alternatiflerin kolektif ve “pozitif” biçimde inşasını düşünmek anlamına gelir. Yani post-kapitalist ve post-üretimci bir geçiş programı; hem ekososyalist hem de bilinçli bir küçülme (degrowth) perspektifi. Küçülme elbette zengin ülkelerde; ancak “adil” ve kesişimsel (sınıf, cinsiyet, ırk) ölçütlere göre farklılaştırılmış bir biçimde; ayrıca Güney ülkelerindeki oligarşiler için de küçülme. Kamu hizmetlerinin yeniden inşası, servetin radikal yeniden dağıtımı, yerelden küresele çok ölçekli ekolojik planlama; müzakereye, komünalizme, öz-örgütlenmeye ve demokratik denetime dayalı bir perspektif. Bu yaklaşım, toplumlarımızı ve bizleri bireyler olarak kesen sömürü ve tahakküm biçimlerini (ırkçılık, cinsiyetçilik, engellilik karşıtlığı vb.) da sorgular.
Bunların hiçbiri soyut bir mantra gibi ilan edilemez. Somut geçiş talepleri ve programları nasıl birlikte inşa edebiliriz? Hangi tarihsel deneyimlerden ilham almalı, hangi dersleri çıkarmalıyız? Sol yeniden nasıl “dünyayı büyüleyebilir”, milyonların duygularına hitap edebilir, iktidar sorununu ortaya koyan bir tarihsel blok kurabilir; ne kendini inkâr ederek ne de dogmatizme saplanarak? Önce hazır reçetelerden kaçınmak gerekir; 20. yüzyılın korkunç deneyimleri hâlâ hafızamızda.
Biliyoruz ki emeğin özgürleşmesi olmadan kurtuluş olmayacaktır. İşçi haklarının (hem ücretlilerin hem güvencesizlerin) yeniden inşası ilk pusula olabilir. Aynı zamanda kulaklarımızı ütopyalara ve somut deneyimlere açmalıyız. Latin Amerika, zapatizmin ve çeşitli devrimci süreçlerin toprağıdır; bu hareketler yaklaşık yirmi yıldır “iyi yaşam” (buen vivir) toplumunu inşa etmenin yollarını, yerli halkların kimi taleplerini ve komünal pratiklerini yeniden yorumlayarak tartışıyorlar. Kadın hakları ve patriyarkaya karşı feminist talepler için de aynı şey geçerli. Şili’de feminist hareketin “yaşamın güvencesizleşmesi”ne karşı neoliberalizme, göçmenlerin onurlu kabulüne ve yerli halkların haklarına karşı nasıl radikal ve bütünlüklü bir vizyon geliştirebildiğini gördük. Geçişleri düşünürken buradan başlamak; ülke ülke uyarlamak ama aynı zamanda bölgesel ve uluslararası dayanışmaları yeniden kurmak gerekir. Küreselleşmiş sermaye karşısında bu ölçeği de hesaba katmak zorunludur. Bunu yaparken, solun bir kesiminde – hatta dekolonyal çevrelerde bile – yükselen dar “vatanseverlik” söylemine kapılmadan; ama halk egemenliklerini çoklu ölçeklerde (ulusal ölçek dahil) birlikte yeniden inşa etmeyi hayal ederek.
Durumun, hâlihazırda yaşanan iklim felaketi tarafından belirlenmiş olduğunu düşünüyoruz; gerçek bir felaketi önlemek istiyorsak her şeyi bu temel üzerinde yeniden düşünmeliyiz. Troçki’nin 1938’de önerdiği meşhur “Geçiş Programı” baştan sona yeniden ele alınmalıdır. Dördüncü Enternasyonal’in çok dilli kolektif çalışması olan “Ekososyalist Devrim İçin Manifesto – Kapitalist Büyümeyle Kopuş” bu tartışmaya bu perspektifi sunuyor. Zorluklar devasa: Walter Benjamin’in güzel ifadesiyle “acil durum frenini çekmek” gerekiyor. Ancak meselenin büyüklüğü bizi felce uğratmamalı. Daniel Tanuro’nun yazdığı gibi: “Kötümser olmak için artık çok geç.” Trump, Netanyahu, Macron, Putin ve onların dünyası en kötüsünü yapabilecek kapasitede; biz de en iyisini düşünebilecek kapasitede olduğumuzu hissedelim.
Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi