1 Ocak 2026 günü, 92 yaşında, Cezayir Devrimi’nin aktörü ve tarihçisi Muhammed Harbi’yi kaybettik. Aşağıda Masis Kürkçügil’in kendisiyle 2012’de yaptığı bir görüşmenin ardından bir popüler tarih dergisi için yazdığı takdimi ve söyleşiyi aktarıyoruz. Harbi’nin yaşamını ve deneyimlerini daha yakından öğrenmek isteyenler yazarın otobiyografisi Ayakta Bir Hayat’a başvurabilirler (çev. Ayşen Gür, Ayrıntı, 2021)
Muhammed Harbi ile söyleşi
Masis Kürkçügil
Yüzündeki çocuk gülümsemesi eksilmeyen, saçları kar beyazı, Cezayir savaşı tarihçilerinin 79 yaşındaki üstadıyla konuşurken sanki ta baştan kitapları arasında sessiz sakin, kılı kırk yararak kimseyi idealize etmeden, düşmanını bile şeytanlaştırmadan usanmaksızın gerçeğin peşinde bir dervişle karşı karşıyayız. Oysa henüz birinci cildi yayımlanmış anılarına bakıldığında (1945-1962) karşımızda tam bir eylem insani bulunmakta. Henüz 15 yaşında, Cezayir Halk Partisi PPA’ya giren M.Harbi, Cezayir Halk Kurtuluş Cephesi FLN’in Fransa federasyonu yöneticiliğinde bulunmuş, K. Krim kabinesinde çalışmış, Mayıs 1961 Evian’daki görüşmelere uzman olarak katılmış, bağımsızlıktan sonra Devlet Başkanı Ahmed Bin Bella’nın danışmalığını yapmış ve 19 haziran 1965’te Bumedyen’in hükümet darbesine karşı Halkçı Direniş Örgütü’nü kurmaktan beş yıl hapiste, üç yıl da gözetim cezasına tabi tutulduktan sonra yurtdışına kaçıp üniversitede ders vermeye başlamış. Olayların bu kadar içinde olup da Cezayir bağımsızlık tarihine kılı kırk yararak eğilen bir benzeri yok.
M. Harbi henüz daha başkanlık danışmanı iken sendika kongrelerinin manipülasyonuna, kimlik yasasında müslümanlığa yapılan vurguya karşı çıktığı gibi yönettiği FLN’nin Afrika Devrimi dergisindeki bir başyazıda işkenceyi telin ederek eleştirel bir tutum takınmıştı. Nisan 1964 kongresinden itibaren FLN’nin reforme edilemeyeceğine kanaat getirmişti. “Askeri bürokrasinin” zaferi yoldaydı. Nitekim bir yıl sonra Bumedyen’in hükümet darbesi gerçekleşecekti.
Yaşı ve biraz da sağlık durumu ama öncelikle Fransa’da yeterince çalışmadığı için emekliliğin yetersizliğinden ötürü ekmeğini kazanmak zorunda olması nedeniyle paha biçilmez anılarının ikinci kısmını henüz yayıma hazırlanmış durumda değil.

Elli yıl sonra Cezayir Bağımsızlık savaşını nasıl değerlendirmek gerekir?
Elli yıl sonra, bugün esas olan Cezayir’in siyasal seyrini anlamak. Bunun için epey gerilere gitmek ve Cezayir’in ne olduğuyla başlamak gerekiyor. Bu ülke söz konusu olduğunda tarihçiler sıklıkla bir ulus-devlet tarihi yapmaya girişiyorlar. Sanki ulus-devlet kaçınılmaz biçimde halkların başına gelen bir şeymiş gibi. Oysa Cezayir tarihini kendi oluşumu bağlamı dışında anlamak mümkün değil. Bu oluşum, 1962’ye kadar hep imparatorluk şartlarında gerçekleşti; önce Roma-Bizans İmparatorluğu, sonra Osmanlı İmparatorluğu ve nihayet Fransız İmparatorluğu. Cezayir tüm bu tarihin, hem yerel bir tarihin hem de bu imparatorluklarla bütünleşmenin tarihinin, bir ürünüdür. Şurası önemli; Cezayir bir Fransız sömürgesi haline gelirken fevkalade acı dolu bir tarih yaşadı, toplumsal dokuyu oluşturan tüm unsurlar bölük pörçük haldeydi. Kapitalizmin Cezayir’e girişi oldukça hoyrat oldu. Ülke, zannedilebileceği gibi bir bütün halinde dönüştürülmedi ve iki farklı Cezayir oluştu; Osmanlı ilkelerine göre yönetilmeye devam eden iç kesimler ve az çok Fransız kurumlarını hatırlatan kurumlarla bir ölçüde gelişen sahil kesimi. Yani toplumsal yapı bir ölçüde Fransa ile ortaklık arz ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu’ndan farklı olan ise siyasal yapının bütünüyle bürokratikleşmesi ve merkezileşmesiydi.
Siyasal fenomenlerin arka planı buydu. Kapitalist bir sistem, tek bir ülkenin içinde iki farklı ülke ve kapitalizmin dümen suyunda hayat bulmuş diyebileceğimiz yeni toplumsal sınıflar. Bir yanda hemen hemen her yerde görebileceğimiz gibi bir emek dünyası, işçi kesimi; diğer yanda kapitalist kesim, ama bir burjuva kapitalizmi değil sömürge kapitalizmi ve son derece zayıf durumda olan bir entelijansiya. Cezayir’in toplumsal dinamiği bunlardan oluşuyordu. Toplumda hiçbir sınıf olgunlaşmamıştı. Bundan dolayı da, hiçbir sınıfın üstünlük kazanması istenmediğinden, Cezayir’i yönetecek olan siyasi kadro Fransa’ya göç etmiş olan Cezayirliler ile şehirdeki küçük burjuvazi arasından seçildi. Söz konusu burjuvazi hem toplumsal hem kültürel olarak son derece parçalı bir yapıya sahipti, çünkü Fransızların kültürel egemenliğine karşın, Arap dili ve müslüman kültürü de epey güç kaybetmiş olmakla birlikte, ülkede varlığını sürdürüyordu. Evet, çok fakir düşmüşlerdi.
İşte böyle bir durumda, neredeyse on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar süren ve birbirini takip eden isyanların ardından silahlı ayaklanmalar yaşanmaya başladı ve hemen patlayıveren bir siyasal hareketin doğuşuna tanıklık edildi. Bu hareket, Tunus’ta ya da Fas’ta olduğu gibi, homojen bir hareket değildi. Siyasi elit de kültürel olarak sömürgeciliğin gölgesinde yetişenler ve eski sınıflar arasında son derece bölünmüş vaziyetteydi. Hareket hız kazandığında, eski kültürün etkisi altındaydı, ama bir ölçüde Fransız Devrimi’nin fikirlerinden, özellikle de Sovyet Devrimi’nin fikirlerinden esinlenmişti. Ama sadece biçimsel olarak. Bu, Cezayir’i anlamak için önemli bir veri çünkü Cezayir, iki kelime dağarcığına sahipti: Fransız Devrimi’ninki ve Sovyet Devrimi’ninki. Ama bu devrimin temeliyle hiçbir ilgisi olmayan toplumsal gerçeklikleri tercüme etmek için…
Devrim, başladığında, 1954’te, hemen sahneye çıkan şey de bu oldu, askeri tipte bir bürokrasinin oluşumu. Cezayir’de aslında biraz o Latin Amerika şemasını görmek mümkün. Başlangıçta gerçekten de mutlak bir eşitlikçilik söz konusuydu. Uzun yıllar sonunda bağımsızlık kazanıldığındaysa, toplum yavaş yavaş değişmeye başladı. Bürokrasi ve devletin özelleştirilmesiyle birlikte yeni bir burjuvazi ortaya çıktı ve bu bürokratik yapıda bir burjuvaziydi. Devletsiz bir hiçti. Uzun süre boyunca devlet eşliğinde halk sınıflarıyla uzlaştı. Ancak şimdi şimdi ekonomik liberalizmi savunan ama siyasi liberalizmden yana olmayan çekirdeklerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlar devletin gölgesi altında yaşıyorlar. Siz bunu anlayabilirsiniz çünkü Türkiye’de de, daha büyük bir tutarlılık içinde, aynı şey yaşandı. Burjuvazi şu anda ekonomik bir güç elde edebilmiş değil Cezayir’de, hâlâ asıl olan Devlet. Burjuvazi ekonomide bile halen önemli bir güç kazanmış değil, Cezayir’de esas olan devlet. Burjuvazi yeni yeni kendini devletten ayrıştırmaya çalışıyor ama siyasal liberalizme de yanaşmıyor.

Bin Bella ile Bumedyen arasındaki fark nedir?
Bin Bella ve Bumedyen’in ikisi de milliyetçidir. İkisi de otoriter bir rejimin başındadır. Ama ikisinin de tarzları/yaklaşımları farklıdır. Bin Bella, siyasi bir partinin evladıdır, dolayısıyla topluma açık biridir. Bumedyen ise bir askerdir, tümüyle ordu çerçevesinde şekillenmiştir. Dolayısıyla onun açısından ordu, toplumun merkezindedir. Bin Bella döneminde böyle değildi ve o iktidara geldiğinde, bağımsızlığın hemen ertesinde, Avrupalılar kitleler halinde göç ettiği için, ülkede toplumsal bir boşluk meydana gelmişti. Bu toplumsal boşluk, halktan gelen gruplar tarafından kapatıldı. Bin Bella, böyle bir toplumsal temele yaslanmaktaydı, oysaki Bumedyen’in toplumsal temeli askeri bürokrasiydi. Dolayısıyla, Bin Bella bir dönem özyönetim seçeneğini gündeme getirdi. Ama bu seçenek, işçi sınıfı içinde toplumsal desteğini bulamadı. 60’lı yılların Cezayir’i, toplumsal bir yeniden harmanlanma ortamıydı. İşçi olanlar, toplumsal yapıda yükselmişlerdi. Ve bu insanlar, o zamana kadar Avrupalı olan şehirleri istila eden, köyden gelen insanlardı. Haliyle bu (Bin Bella’nın gidişine kadar) son derece kaotik bir ortam yaratıyordu. Bin Bella, FLN’yi toplumun içine yerleştirmeye çalışırken Bumedyen döneminde, ordudan ayrı bir varlık olarak FLN’den söz etmek mümkün değildi. Bumedyen başa geçtiğinde, FLN’yi yönetenlere FLN’nin «rıhtımdaki bir gemi gibi» olmasını istediğini söylemişti. Batmayacaktı da ama sakin durması, kıpırdamaması gerekiyordu. Sadece bir sembol olarak duracaktı, devletten, askeri yapıdan bağımsız bir varlığı olmayacaktı. Bin Bella’yla durum böyle değildi, sivil bir partiydi ama o da oluşum aşamasındaydı. Savaş korkunçtu, 1957’den itibaren tüm sivil toplum kuruluşları ortadan kalkmıştı. 1954 öncesindeki siyasi yapı belli bir niteliğe sahipti ve yeni bir yapı lehine tamamen ortadan kalkmıştı. Cezayirli seçkinler ya göç etmişlerdi ya da hapishanede veya gözaltındaydılar. Bu durumda yeni yapı son derece düşük bir profil veriyordu. Bu toplumsal veriler olmadan Cezayir’i anlayamayız.
Eski politikacıların yeniden anılır olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz, bir tür tarihin normalleştirilmesinden söz edebilir miyiz?
Böyle bir şeyden bahsedebiliriz ama belli sınırlar içinde. Yani, evet eski siyasetçiler geri dönüyor, onlara tarihteki yerlerini geri veriyoruz ama neden kaybolmuş olduklarını ve şimdi neden yeniden ortaya çıktıklarını açıklamıyoruz. Biraz, eski Doğu ülkelerinde olduğu gibi. Önce cesaretlerini kırıyoruz, sonra…. Bir halk için, kendisine ne olduğunu anlamak çok önemlidir.
Fransız solunun yaklaşımını nasıl değerlendirmek gerektiğini konuşabilir miyiz biraz?
20’li, özellikle de 30’lu yıllarda Fransız solu sömürgeciliğin hoyratlığına karşı tepki gösteren bireylerden oluşuyordu. Ama sömürgeciliğin kendisi sorgulanmıyordu, asla sorgulanmıyordu. Ve 1917’den itibaren komünistler ulusal ve kolonyal sorunları ele aldılar. 1924, 1925, 1926’ya kadar Cezayir sorunu hakkında çok net bir yaklaşımları vardı. Stalinizasyon süreci içinde, Cezayir Fransız İmparatorluğu çerçevesinde görülmedi. Siyasal bakışın düzenleyici ilkesi sovyetik siyasetti. 30’lu yıllarda Fransız Komünist Partisi’nin uzantısı olan Cezayir Komünist Partisi açısından için başlıca tehlike, Sovyetler Birliği için tehlike olan İtalya ve Almanya’ydı. Milliyetçilerden, faşist cepheyi desteklemeleri istendiğinde, bunu reddediyorlardı, «eğer ulusal kurtuluşu kabul ediyorsanız savunuruz» diyorlardı. Yani, iki hareket arasında bir çatışma vardı.
1946’dan itibaren, Sovyetler Birliği için yeni tehlike Birleşik Devletler’di. Büyük güçler tarafından yönetilen siyasi dünya çerçevesinde yaptıklarımızı tekrarlıyorduk, bir tarafta Fransa, İngiltere ve Amerika, diğer tarafta İtalya ve Almanya. Ama savaş sırasında, üç nokta üzerine kurulu bir sömürge karşıtlığı söz konusuydu: Baskıya karşı mücadele, barış için mücadele ama komünistler cephesinde ulusal sorunla ilgili olarak açık bir pozisyon alınmamıştı. Ancak, savaş sırasında yeni bir akım ortaya çıktı, bu akım, Cezayirlilerden yanaydı ve maddi olarak onlara yardım ediyordu. Örneğin, burada, Fransa’da FLN’nin ilerleme kapasitesinin önemli bir kaynağı da Fransız solunun kendisine sağladığı fiziki ve maddi destek sayesindeydi. Gerçek çerçeveyi görmeye başladığımızda bir firar hareketi yaşandı örneğin. Cezayir’de savaşamak için on iki bin kişi asker kaçağı oldu. Resmi partiler, büyük partiler, komünist parti gibi diğer sol partiler de boyun eğmeyi desteklemiyordu. Doktrinin tersine. Bugüne kadar, Cezayirlilerin Fransız solundan yardım görmediklerinin altını çizen milliyetçi görüşler karşısında fazla hassas olmasının nedeni budur. Zira bu pek de doğru değil. Epey incelikli bir konu bu. Ama bütün milliyetçiliklerin ortak noktası bu, önce ben…
Not:
Görüşme Haziran 2012’de Harbi’nin evinde yapılmıştı. Konuşmanın sonunda söylediği şu cümleyi ise yayınlanacağı popüler tarih dergisi için yersiz olacağı için kullanmamıştım: “Cezayir savaşında IV. Enternasyonal’in rolü inkâr edilemez.”