Halkların egemenliği ve antifasizm için Birinci Uluslararası Konferans, 26–29 Mart tarihleri arasında Porto Alegre’de düzenlenecek. Konferans, aşırı sağın farklı biçimlerinin, özellikle de neofaşist akımların önünü kesme gerekliliği çerçevesinde gerçekleştiriliyor.
PSOL- Sosyalizm ve Özgürlük Partisi, PT-Emekçiler Partisi, MST -Topraksız Köylü Hareketi ve CADTM-Üçüncü Dünya Borçlarının İptali Komitesi ile yapılan toplantı ve tartışmalar temelinde diğer partiler tarafından organize edilen konferansın aslında 2024’te yapılması planlanmıştı; ancak Porto Alegre’yi harap eden sel felaketleri nedeniyle ertelenmek zorunda kaldı.
Konferansın dayanak noktalarından biri, CADTM tarafından hazırlanan ve Annie Ernaux, Jean-Luc Mélenchon, Zarah Sultana, Jeremy Corbyn, Frei Betto, João Pedro Stédile gibi beş kıtadan önde gelen isimler tarafından imzalanan manifesto-çağrı oldu.
Porto Alegre kenti, Dünya Sosyal Forumu’nun kültürel mirasını taşımakta ve uluslararası aktivizm açısından bir referans noktası olarak görülmektedir.
Aşırı sağın yükselişi
2008 ekonomik krizinden bu yana çok boyutlu bir krize dönüşen kapitalizm krizi karşısında aşırı sağ, hayal kırıklığı ve hoşnutsuzluğu seferber ederek güce dayalı bir çözüm dayatmaya çalışmaktadır.
Gezegenin çevresel koşullarının kötüleşmesiyle birleşen bu kriz, aşırı sağ ideolojisinin kitle hareketlerinin bir bölümüne sızmasını kolaylaştırmıştır. Bu ideoloji, kâr marjlarını yeniden yükseltmek ve kriz içindeki bir dünyada kendi acil ve tarihsel çıkarlarını korumak için daha otoriter bir rejim dayatmak isteyen küresel burjuvazinin bazı kesimlerine dayanmaktadır.
Trump tarafından teşvik edilen MAGA hareketi, uluslararası düzeyde koordine edilen aşırı sağ ekosisteminin ifadelerinden biridir. Aşırı sağ, beş kıtanın tamamında varlık göstermekte ve baskıcı bir programla hareket etmektedir; kendisini “halkçı” göstermeye çalışırken başlıca hedef olarak göçmenleri seçmekte ve sosyal ağlar aracılığıyla yanlış ve panik yaratmaya yönelik bilgiler yaymakta.
Liberal demokrasinin başarısızlığı — hatta kendilerini “ilerici” olarak tanımlayan hükümetlerin bile neoliberal kapitalizm krizini yönetmek ve bunun sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalması — işçi sınıfının bazı kesimlerinin aşırı sağ parti ve örgütlere oy vermesinin ve destek vermesinin yolunu açmaktadır.
Aynı politikanın farklı yüzleri
Aşırı sağın siyasal ve seçimsel büyümesi dikkat çekicidir. İtalya’da Meloni örneğinde olduğu gibi zaten iktidarda olduğu ülkelerin yanı sıra Avrupa’nın birçok yerinde hızla büyüyen bir seçim alternatifi olarak ortaya çıkmaktadır. Portekiz’de Chega partisinden André Ventura ikinci turda yüzde 30’un üzerine çıkmış, İspanya’da Vox, Fransa’da RN ve Almanya’da AfD güç kazanmaktadır.
Latin Amerika’da Milei, “motosierra” (elektrikli testere) olarak adlandırılan baskıcı kemer sıkma planını uygulamasıyla aşırı sağın bir laboratuvarı hâline gelmiştir. Buna artık Şili’de başkanlık seçimlerini kazanan Pinochetçi Kast da eklenmiştir. Trump ise Honduras ve Kosta Rika’da seçim kazanan adayları desteklemiştir.
Aşırı sağın ön cephesinde ise neofaşizmin en uç ifadesi yer almaktadır: Gazze’de soykırım uygulayan ve Filistin’i yok etmek isteyen Netanyahu’nun politikası.
Bunlar ortak bir planın farklı ifadeleridir. Bu planın temel unsurları arasında göçmenlere saldırı, silahlanma ve askerî çözümlerin desteklenmesi, iklim ve bilim inkârcılığı, hakların ortadan kaldırılması ve kitle iletişimi ile sosyal ağları kontrol edip manipüle etmek için büyük teknoloji şirketlerinin ağır ve örgütlü müdahalesi yer almaktadır.
Bu koordinasyon farklı biçimlerde gerçekleşmektedir: düzenli toplantılar ve görüşmeler yoluyla. Bannon ve Musk gibi önde gelen isimler bu süreçlerde rol almakta ve ulusal süreçlere açıkça müdahale etmektedir. Arjantin seçimleri arifesinde Trump’ın ekonomik şantajını veya Musk’ın Almanya’daki AfD mitinglerine ve İngiltere’deki Reform UK partisinin toplantılarına çevrim içi katılımını hatırlamamak mümkün mü?
Küresel neofaşist lider olarak Trump
Amerikan emperyalizminin krizinin bir ifadesi olan Trump, ikinci başkanlık döneminde, daha saldırgan bir neokolonyal çizgi ile daha açık bir neofaşist politikayı birleştirme stratejisini daha net biçimde ortaya koymaktadır.
Trump iki cephede hareket ediyor: ülkeler arasındaki uluslararası ilişkiler çerçevesini yıkmak ve ABD’de rejimi değiştirerek göçmen ve ırksallaştırılmış işçi sınıfını hedef almak istiyor. Bunun için başlıca aracı ICE (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Servisi) olmuştur. Bu kurum, siyasi polis ile yarı-paramiliter bir milis arasında bir hibrit yapı olarak tanımlanmakta ve Trump yanlısı yorumcu Joe Rogan tarafından Nazi Almanyası’nın Gestapo’suna benzetilmektedir. Öyle ki görevden alınan sınır polisi yetkilisi Gregory Bovino, Nazi jestlerini, tavırlarını ve üniformalarını yeniden kullanmıştır.
Trumpçı projenin bir “şok” yaratma perspektifi daha da yoğunlaşmıştır. Nicolas Maduro ve Cilia Flores’in kaçırılması, Grönland’a yönelik tehditler, Küba’ya uygulanan abluka ve soykırımcı sömürge projesinin güçlendirilmesi bu sürecin parçalarıdır.
Buna iç politikada göçmenlere karşı yürütülen siyasi, askerî ve ideolojik saldırı eşlik etmektedir. Amaç rejimi sertleştirmek ve yıl sonunda yapılacak ara seçimleri kazanmaktır. Göçmenlere yönelik aşırı şiddetin yanı sıra, Rene Good ve Alex Pettri adlı iki aktivistin öldürülmesinin görüntülerinin sosyal medyada dolaşıma sokulması, çocukların gözaltında tutulduğu görüntülerin yayılması ve Trump’ın söyleminde yayılan ırkçı nefret bu politikanın parçalarıdır. Trump ayrıca BM’de Somali topluluğu gibi çeşitli göçmen topluluklarını hedef alarak hoşgörüsüzlüğü ve zulmü teşvik etmiştir.
Trump saldırırken, direniş de örnek niteliğindedir. Minneapolis ve St. Paul şehirlerinde ICE’ye karşı gerçek bir sivil isyan yaşanmış, göçmenlere yönelik baskınlara karşı özsavunma mobilizasyonları gerçekleşmiştir.
23 Ocak’ta, –23 °C sıcaklıkta, Minneapolis sokakları “Hakikat ve Özgürlük Günü” sloganıyla sendikalar, dini gruplar ve topluluk örgütleri tarafından çağrılan tarihsel bir genel grevle dolmuştur.
50 binden fazla kişi yürüyüşe katılmış, birçok işyeri ve dükkân kapanmıştır. Birçok şehirde de gösteriler yapılmıştır. Gösterilerden bir gün sonra 37 yaşındaki hemşire Alex’in öldürülmesi büyük bir öfke yaratmış ve Trump’ı geri adım atmaya zorlamıştır. Yeni bir ulusal protesto dalgası tehdidi, New York’taki hemşire grevleri gibi mücadelelerle birleşebilecek daha radikal bir sürecin kapısını aralayabilir.
Antifaşist mücadele geleneği
Bu bağlamda Porto Alegre Konferansı’nın çağrısı yeni bir anlam kazanmaktadır. Annie Ernaux, Mireille Fannon, Mélenchon, Nancy Fraser, João Pedro Stedile, Daniel Jadue, Éric Toussaint, Zarah Sultana gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 565 dünya şahsiyetinin imzaladığı antifaşist koordinasyon çağrısı küresel ölçekte büyük yankı uyandırmıştır.
Brezilya’da Andes ve CNTE gibi etkili sendikaların ve federasyonların resmî katılımıyla destekler artmaktadır. Bu durum konferansın özellikle Trump’a karşı uluslararası mücadele için bir dayanak noktası hâline gelebileceğini göstermektedir. ABD’den aktivistlerin yanı sıra Arjantin başta olmak üzere 35’ten fazla ülkeden delegasyonların Porto Alegre’ye gelmesi beklenmektedir.
Trump’ı yenebilmemiz ancak seferberlik, uluslararası koordinasyon ve işçi sınıfının ve halkların gücüne dayanarak mümkün olacaktır.
Antifaşist birleşik cephe için mücadele etmek Troçkist geleneğin miraslarından biridir. Bu yalnızca temel bir teorik katkı değil, aynı zamanda Brezilya solunun ortak bir geleneğidir. 1934 Ekim’inde São Paulo’daki Praça da Sé’de faşist “yeşil gömleklileri” püskürten gerçek antifaşist birleşik cepheyi başlatanlar Troçkistlerdi.
Bugün de birlik çağrısı yaparken bağımsız politik konumumuzu koruyoruz. Özellikle önemli anlaşmazlıklarımızın bulunduğu iki kesim vardır.
Birincisi “ilerici” hükümetlerdir. Birlikte mücadele etmek için birlikten vazgeçmeden, bu hükümetlere katılmıyoruz ve Lula hükümetine karşı bağımsız bir program savunuyoruz; PSOL için de savunduğumuz çizgi budur.
İkinci kesim ise kampçılıkla diyalog kuran akımlardır. Farklılıkları silmek istemiyoruz; enternasyonalist konumlarımızı savunuyoruz. Özellikle Rus saldırganlığına karşı Ukrayna direnişinin savunusunu Porto Alegre’ye taşımak ve Ukrayna Sosyal Hareketi’nden yoldaşların katılımını sağlamak istiyoruz.
Porto Alegre Konferansı’nın başarısı, anti-emperyalist ve antifaşist mücadeleyi öne çıkararak enternasyonalist mücadele geleneğini yeniden canlandırma yolunda bir adım olacaktır. Bu mücadelenin ön saflarında yer almak devrimcilerin görevidir.
20 Şubat 2026
Israel Dutra bir sosyologdur; Sosyalizm ve Özgürlük Partisi PSOL’un toplumsal hareketlerden sorumlu sekreteri, partinin ulusal yönetiminin üyesi ve Sosyalist Sol Hareketi’nin (MES/PSOL) üyesidir.
Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi
