İmdat Freni

Hitler İktidara Gelirken: Faşizm ve Kapitalizm – Ernest Mandel

30 Ocak 1933’te Adolf Hitler Reich Şansölyesi olarak atandı. Böylece Avrupa’nın son yüz yıllık tarihinin en karanlık sayfası başladı. İşçi sınıfı ve işçi hareketi ezici bir yenilgiye uğradı. Örgütleri dağıtıldı, önderleri hapsedildi ve katledildi, en temel özgürlükleri ortadan kaldırıldı. Grev, sendikal örgütlenmeler ve Marksist, sosyalist ya da komünist fikirlerin propagandası yasaklandı. İlk önce Alman işçilerinin sırtını ezen çizmelerin sesi kısa sürede İspanya’da, Avusturya’da, Çekoslovakya’da duyuldu. Alman işçi sınıfının sömürü oranını vahşice artırmasına rağmen, Hitlerci emperyalizm içinde bulunduğu ağır krizden ancak silahlanma ve savaş ekonomisine tümüyle yönelerek çıkabildi. Yalnızca zaferle sonuçlanmış bir sosyalist devrimin durdurabileceği İkinci Dünya Savaşı’na doğru yürüyüş, İspanya devriminin yenilgisinden sonra geri döndürülemez hâle geldi. 1 Eylül 1939, 30 Ocak 1933’ün mantıksal sonucuydu.

Faşizm, Kapitalizmin Meşru Evladı

1930’ları ve 1940’ları yaşamış olan bütün bir kuşağın belleğinde sonsuza dek yer edecek olan faşist barbarlık, ne özellikle Alman’dır ne de özellikle Avrupalıdır. O, belirli bir toplumun ve belirli bir rejimin ürünüdür.

Tekelci kapitalizm, devletin silahlı gücünü büyük şirketlerin kârının hizmetine soktu. Piyasalardaki rekabet artık topların, zırhlıların, bombardıman uçaklarının diliyle yürütülüyordu. Şiddetin, savaşın, milliyetçiliğin ve “kutsal bencilliğin” yüceltilmesi, yüzyılların uygarlığının bastırmış olması beklenen barbar refleksleri yeniden bilinçlerin yüzeyine çıkardı.

Önce Afrikalılar, Kuzey Amerika Yerlileri, Araplar katledildi. Bu katliamlar, onların vahşi ve “alt-insan” oldukları iddiasıyla meşrulaştırıldı. Ardından, bu kez Avrupa’da yeni “alt-insanlar” keşfedildi: Yahudiler, Polonyalılar, Ruslar, genel olarak Slavlar. Batı burjuvazisinin Hitler’e duyduğu nefret, ikiyüzlü bir aşk-nefrettir. Ona yönelttiği suçlama, yalnızca Avrupa’da –sermayenin emperyalist fetih alanına dönüşmüş bu kıtada– uzun süredir başka kıtalarda bizzat kendisinin uyguladığı şeyi yapmış olmasıdır.

Faşizm, yalnızca emperyalizm, emperyalist savaş ve emperyalist milliyetçilik olmaksızın düşünülemeyeceği için –ki bunların tümü burjuva toplumunun saf ürünleridir– kapitalizmin meşru evladıdır. Ama daha dar ve somut bir anlamda da böyledir. Nazi Partisi, gelişiminin belirli bir aşamasından itibaren büyük sermaye tarafından finanse edilmiştir. İktidarı Nazilere devretmeye soğukkanlılıkla karar veren de büyük sermayedir. Bu kararın aşamaları, bu sürece dâhil olan kişiler ve onları bu yola iten konjonktürel nedenler bilinmektedir.

Elbette faşizm, burjuvazinin tercih ettiği devlet biçimi değildir. Burjuvazi, işçileri daha kolay aldatan, toplumsal patlamaları reformlarla yumuşatmaya imkân veren ve hepsinden önemlisi büyük sermayenin doğrudan temsilcilerini iktidarın günlük kullanımına ortak eden demokratik vitrinlere sahip hükümetleri tercih eder.

Ancak parlamenter demokrasi rejimi, kapitalist toplum çok derin ekonomik krizlerle sarsıldığında dayanaklarını yitirir. İşçilere reform ya da taviz vermenin tüm olanakları ortadan kalktığında ve burjuvazi, krize –kısa vadede bile– ulusal gelir içindeki ücret payını vahşice düşürmek dışında bir çıkış yolu bulamadığında, burjuva demokrasisi rejim için gereksiz bir lüks hâline gelir. Maskesiz diktatörlüğün saati çalmıştır.

Sosyal Demokrasinin Sorumluluğu

Sanayileşmiş ülkelerde işçi sınıfı, ulusun mutlak çoğunluğunu oluşturur. Ekonomik yaşam içindeki konumu nedeniyle son derece büyük bir potansiyel güce sahiptir. Kolektif ve kararlı bir biçimde hareket ettiğinde, üretimin ve iletişimin bütün çarklarını durdurabilir.

Böylesi bir mücadele potansiyeline sahip bir sınıfı ezmek ve atomize etmek için, burjuva diktatörlüklerinin geleneksel araçları olan ordu, jandarma ve polis artık yeterli değildir. Sendikalar ve işçi partileri tarafından örgütlenmiş milyonlarca insana karşı, onlara benzer biçimde örgütlenmiş başka binlercesini seferber etmek gerekir. Diktatörlüğün araçları olan kitle örgütlerine ihtiyaç vardır. Bunlar, yoksullaşmış küçük burjuvazi ve nüfusun diğer sınıf dışına itilmiş katmanları içinde bulunabilir.

Bu “küçük insanlar” kitlesi, doğası gereği faşist değildir. İçlerinde yalnızca çok küçük bir azınlık psikolojik, ahlaki ve siyasal olarak buna yatkındır. İflas etmiş esnaf ve küçük köylülerin, bir daha iş bulma umudunu yitirmiş işsizlerin oluşturduğu geniş kitle siyasal berraklıktan yoksundur. Ekonomik kriz tarafından umutsuzluğa itilmiştir. Ne pahasına olursa olsun “bir şeylerin değişmesini” ister. Gerçek bir devrimci değişim iradesi ve arzusu sergilediği sürece, hem solu hem de sağı izlemeye hazırdır.

Nazizmin iktidara gelişinde sosyal demokrasinin tarihsel sorumluluğu tam da burada ortaya çıkar. Almanya’da 1918 yenilgisinin ardından filizlenen sosyalist devrimin tohumlarını daha baştan ezmek için, Noske ve benzerleri bilinçli biçimde Freikorps’u ve aşırı sağcı katil çetelerini bir araya getirip silahlandırmışlardı. Geleceğin Nazi ve SS liderlerinin ilk kuşağı işte burada şekillendi.

Daha sonra, giderek daha da hasta hâle gelen kapitalist bir rejimle özdeşleştiler; “daha küçük kötülük” bahanesiyle işçi hareketinin bütün mevzilerini birer birer terk ettiler; Hitler’e karşı Hindenburg’a oy verdiler –ki Hindenburg daha sonra Hitler’i Reich Şansölyeliğine atayacaktı–; yönettikleri Prusya eyaletinin meşru hükümetinin bir teğmen ve altı asker tarafından kovulmasını tek bir kurşun atmadan kabullendiler.

Bu koşullarda, iflas etmiş ve umutsuz küçük burjuva kitleler, bu insanların ne bir şeyi değiştirmek istediklerine ne de bunu yapabilecek güçte olduklarına kanaat getirdiler. Dahası, giderek kesin kaybedenler olarak görünmeye başladılar. Böylece bütün bu “insan tozu”, radikal bir değişimin oradan geleceğini umarak nazilerin etrafında toplandı.

Sosyal demokrasi, işçileri düzene ve yasaya saygı ruhuyla eğitmişti. Parlamenter demokrasinin ve “tüm yurttaşlar için eşit yasa”nın kadife eldiveninin altında, gerektiğinde iktidarını ve ayrıcalıklarını kan selleri ve tarifsiz bir barbarlık pahasına savunmaya hazır bir egemen sınıfın demir yumruğunun bulunduğunu emek dünyasına durmaksızın hatırlatma yönündeki en temel görevini yerine getirmemişti.

Sandığa gitmeye ve ücretler için mücadele etmeye göre eğitilmiş işçiler faşist şiddetle yüz yüze gelince yönlerini şaşırdılar. Sosyal demokrasi, Anayasa adına polis ve burjuva yargısını yardıma çağırdı. Burjuva polisi ve burjuva yargısı ise kritik anda, Anayasa’yı ayaklar altına alarak işçilere karşı nazilerin safına geçti. Güç ilişkileri belirleyici oldu. Temmuz 1936’da İspanyol işçilerin yapmayı becerdiğinin aksine Sosyal demokrasi, işçilere kendi ağırlıklarını koyarak güç ilişkilerini nasıl değiştireceklerini asla öğretmemişti.

Stalin’in Sorumluluğu

Nazizm burjuvazinin meşru evladıysa, sosyal demokrasi onun resmî ebesi olmuşsa, Stalinizm de bu siyasal bilinçsizlik eserine güçlü biçimde destek vermiştir; bedelini ise bütün insanlık son derece ağır ödemek zorunda kalmıştır.

Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin Alman işçi sınıfı, tüm Avrupa’daki işçi hareketi ve Sovyetler Birliği için ne denli ölümcül bir tehdit oluşturacağını kavramak yerine, Stalin ve ona bağlı Alman Komünist Partisi yöneticileri, nazizmin yönetme yeteneğinden yoksun olduğu üzerine hamasi sözlerle yetindiler.

İşçilerin yaşadığı kafa karışıklığını daha da derinleştirdiler; çünkü sırasıyla Brüning, von Papen ve von Schleicher’in muhafazakâr hükümetlerini “faşist” ilan ettiler ve böylece Nazilerin iktidara gelişinin temsil edeceği niteliksel kopuşu küçümsemiş oldular.

Hepsinden önemlisi, nazizmin yükselişine karşı sosyal demokrasiyle ve aşağıdan yukarıya tüm işçi örgütleriyle birleşik cephe oluşturmanın taşıdığı aciliyeti kavrayamadılar. Hatta, sosyal demokratların yönettiği Prusya hükümetine karşı Naziler tarafından düzenlenen plebisiti destekleme noktasına kadar gittiler.

Sosyal demokrat önderler ve militanlarla ortak eylem çağrısı yapmak yerine, militanları önderlerinden koparmaya yönelik sonuçsuz bir çaba içine girdiler. Sosyal demokrat önderleri “sosyal-faşist” ilan ettiler; “sosyal demokrasi ile faşizm karşıt değil, ikizdir” dediler; hatta nazizmin ezilebilmesi için önce sosyal demokrasinin yenilgiye uğratılması gerektiğini ileri sürdüler. Sonuçta, Hitler’e karşı birlikte mücadele etmek yerine, Stalinciler de sosyal demokratlar da onun tarafından ayrı ayrı yenilgiye uğratıldılar.

Birkaç istisna dışında, 1930’dan 1939’a kadar, Stalin tarafından sürgüne gönderildiği uzak Konstantinopolis’ten, her hafta Alman komünist ve sosyalist işçileri nazizme karşı ortak mücadeleye ve direnişe çağıran tek büyük peygamberane ses, Lev Troçki’nin sesiydi.
“Hitler’in iktidara gelişi, Alman işçi sınıfının ezilmesidir; tüm Avrupa işçi hareketine karşı bir saldırıdır; Sovyetler Birliği’ne yönelik kaçınılmaz bir saldırıdır” sözlerini durmaksızın yineledi. Bu çağrılar yanıtsız kaldı. Devrimci Marksist çözümlemenin tüm üstünlüğünü içinde barındıran bu sese kulak verilmemesinin bedeli son derece ağır oldu. Hiçbir ülkede işçiler, yükselen bir faşizme karşı mücadelede tek kurtuluş yolundan bir kez daha saptırılmamalıdır:

Tüm işçi örgütlerinin birleşik cephesini oluşturmak; sınıf saflarını birleştirmek; hiçbir mevziyi mücadele etmeden terk etmemek; faşist çetelere karşı işçi savunma milisleri yaratmak; işçi özgürlüklerine saldırıldığında, sendikalar, işçilerin siyasal örgütleri ve grev hakkı hedef alındığında, karşı tarafın bir iç savaşı göze almak zorunda kalacağını göstermek; emekçi kitleleri, onları yenilmez kılacak bir mücadele iradesi ve kendine güvenle canlandırmak.

Yayın tarihi: 1973

Kaynak: https://ernestmandel.org/francais/ecrits/Il-y-a-quarante-ans-Hitler

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi