İmdat Freni

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – VI: TİP’in Altın Yılları – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu, Sosyalist Demokrasi için Yeniyol’un 21. sayısında yayımlanan ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz. Yazının bir önceki bölümü için şuraya bakınız.

Kuruluşundan kapanışına TİP’in on yılı şöyle dilimlenebilir:

1961-62: Kuruluş ve atalet.

1962-68: Aybar’ın başkanlığa getirilmesiyle partinin canlanması ve 1968 yılında hem parti içi hem de parti dışı gelişmelerle krizin olgunlaşması.

1969: Seçim ve Aybar’ın başkanlıktan ayrılmasıyla da belirginleşen dağılma süreci.

1970: Emek grubunun yönetime gelmesi, diğer kesimlerin hepten çekilmesi.

TİP, Türkiye sosyalist hareketinin yatağı olmuştur. Daha sonra muhalif olanlar bile siyasete TİP saflarında atılmış olmalarını bir referans olarak gösterirler. Ancak ideolojik düzeyde TİP’in görüşleri ne olursa olsun, YÖN’ünkine benzer bir “hegemonya”sı söz konusu değildir. YÖN ilk yıllarında solun neredeyse bütün eğilimlerini temsil ederken o güne kadar kapsam ve etkinlik itibarıyla kimseye nasip olmamış bir çeşitlilikte memleket meselelerini ve dünya hallerini tartışır. Klasik bir YÖN-TİP veya daha ileride Sosyalist Devrim-MDD saflaşmasının uç noktalarında bulunanlar bile YÖN sayfalarında yazar.  

Ancak geriye dönüp bakıldığında kendi dışındakiler veya toplumun diğer kesimlerinde gedikler açan tartışmalar hayli sınırlı olup bugün için kullanışlı değildirler. Açılan tartışmaların büyük miktarda örneğin Kadro kalıntısı, kalkınmacı, doğrusal bir ilerleme zihniyetini taşıması ve Kemalizmle kendi arasında illaki bir devamlılık ilişkisi kurmaya yönelmesi, yani bir kopuş perspektifine sahip olmaması esastır. Çeşitliliğin kaynağı ise daha sonraki billurlaşmanın henüz söz konusu olmamasıdır. Yani İsveç Sosyalizminden veya Arap Sosyalizminden söz edilirken veya ATÜT (Asya Tipi Üretim Tarzı) tartışması açılırken bunların varacağı siyasal sonuçlara ilişkin ortak bir beklenti yoktur. Bir tür sol münazara merkezi konumundadır. Ancak derginin yörüngesi nihayetinde Devrim dergisine varacak tutarlılıktadır.

Altmışlı yıllar dünyanın birçok ülkesi için Marksizmin yeniden canlandığı bir on yılı temsil ederken Türkiye’de işin abc’sine henüz başlanılmaktadır[1]. Bu açıdan bakıldığında iktidar, devrim stratejisi, perspektifi gibi sözler havada uçuşsa da uçuşmasa da bunların içini dolduracak bir düzey yoktur.

Emekleme çağında etkileşim, model arayışı belirsizdir. Daha açıkçası ideolojik olarak net bir çizgiden söz edilemez. Sosyalist tarih içinde kendini konumlaştıran, bir sürekliliği temsil etmeye yönelen bir hareket değildir TİP. Daha sonra özellikle “Çekoslovakya Olayı” vesilesiyle bir saflaşma öne çıkacaktır, ancak bu saflaşmaya rağmen taraflar büyük miktarda “yerel”, aslında eklektik kalacaklardır. Aynı yıllarda görüşleriyle öne çıkanlar arasında –kendisine her ne kadar bir “izm” eklense de esas olarak TİP başkanı olduğu için– Aybar sayılabilir. Şu anda akla gelmese de kitaplarıyla ve makaleleriyle (YÖN’de Doğan Avcıoğlu’ndan sonra en çok yazan, daha sonra Ant’ın kurucuları arasında yer alan ve TİP programını kaleme alanlardan) öne çıkan Fethi Naci’dir. Edebiyattan gelip edebiyata giden Fethi Naci’nin azgelişmişlik, askeri diktatörlükler gibi konular üzerine yazdıkları çorak arazide birtakım uyarlamalar çerçevesindedir. Arazinin çoraklığını Selahattin Hilâv aşağıdaki kelimelerle dile getirirken, sonraki yıllarda da sözünü ettiği boşluğun doldurulmadığını unutmamak gerekir:

“Bugün, 1967 yılında Türk toplumunu Marksist açıdan ele alıp inceleyen tek bir eser yoktur elimizde. Demek ki kendi özelliklerimizi, toplumcu bir anlayışla ortaya koyup didiklemiş değiliz. Ortalama Türk toplumcusunun bilinci ve anlayışı, bir yandan, Batı toplumlarına uygulanan Marksist metodun ortaya döktüğü sonuçlardan; öte yandan Cumhuriyet devri ideolojisinin “İlericilik-Gericilik”, “Batıcılık-Doğuculuk”, “Laiklik-Yobazlık” kavramları içine sokuşturduğu soyut ve aldatıcı bir düşünce tarzında kurulmuştur… Başarısızlık, Türk toplumcusunun, kendi öz teorisini kuramamasından ve hâkim sınıfların ideolojilerinden ve düşünce biçimlerinden sıyrılamamasından gelmektedir.” (Felsefe Yazıları, YKY, s.83)

Dönemin önemli tartışmaları işçi sınıfının varlığı-yokluğu, askerlerin durumu gibi hususlardır. Bunların yanı sıra pek de masum olmayan ancak katılanların bile bunun farkına varamadığı Osmanlı toplum yapısı tartışması öne çıkar. Bu tartışmanın teorik olarak bir anti-Stalinizmi ve öte yandan da devrim stratejisi meselesini öne çıkarması gerekirken gerekli siyasal sonuçlar çıkarılamadan açıkta bırakılmıştır. Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi, yarı feodallik gibi konular giderek kendini şekillendiren bir Marksist tartışma ortamını göstermektedir. Yine de teorik bakımdan henüz temel kitapların önemlilerinin basılmamış olduğu bir ortamda bu tartışmalar sınırlı ve “mesleki” denebilecek bir düzeyde kalmaktadır.

Türkiye sol hareketi açısından ilk iddialı kitabın bir Marksist değil de esas olarak bir Kemalist tarafından yazılmış olması oldukça çarpıcıdır. Doğan Avcıoğlu’nun o güne kadar rastlanmadık derecede kapsamlı ve yer yer kendi iddialarını bile sorgulayan (örneğin Ermeni meselesindeki gaspçılık gibi) ve açıkça ifade edilmeyen (Kürt sorunu gibi) meseleleri ele alan Türkiye’nin Düzeni adlı kitabı yaklaşım itibarı ile, Niyazi Berkes’in önceden çıkmış kitaplarındakinden ve Oscar Lange’nin (Sosyal Adalet yayınlarından çıkan, Mısır’da verdiği bir konferansın metninden ibaret olan) Kalkınma Yöntemleri kitapçığından farksızdır. Çünkü nihayetinde mevcut durumdan çıkmak için önerilen yol kapitalist olmayan kalkınma yoludur ve bunun öznesi de tabii ki yetersiz kapitalistleşme koşullarında emekçiler değil asker-sivil aydın zümredir. Aslında bir risale ile rahatlıkla ifade edilebilecek bu düşünceler tam bir ayıklanmadan yığılmış malumat deryasında hedeflerinden uzaklaşmıştır. Zamanına göre çok satanlar arasında yer alan kitabın kendi birinci derecede muhataplarından ziyade MDD’cilerin ideolojik hazinesi haline gelmesi ise tarihin bir cilvesi olsa gerek.

TİP’in gelişiminde 1965 seçimleri önemli bir rol oynar. Ulusal Artık Sistemi’nin getirdiği imkânla 15 milletvekilinin meclise girmesi siyaseten, zihinlerde kalan, egale edilemeyen %3’lük oy oranından çok daha etkili olmuştur. Çünkü böylece TİP meclis kürsüsünden bir gedik açarak ve her fırsatı çok iyi değerlendirerek hemen hemen siyasetinin en önemli ayağı saydığı parlamenter faaliyeti değerlendirmiştir.

Kasım 1966’da Malatya’daki ikinci kongre haziran ayındaki senato seçimlerinde %3.9 oyla bir sandalyenin kazanılmasının ardından yapıldı. Bu kongre TİP dışındaki sosyalistlerin, özellikle eski TKP’lilerin –artık TKP var mıdır, kim temsil ediyor, bu konuda TKP’lilerde de bir fikir birliği yoktur– öncülük ettiği MDD görüşünün partide azımsanmayacak bir yankısı görülüyordu. Kongre metni emperyalizmin işbirlikçisi olarak gördüğü sözde milli kapitalistler dışında emperyalizme karşı mücadele, Kemalist dış politika gibi yine bir sosyalist devrime açılan talepler ve mücadele çağrısıyla değil anayasal çerçevede, parlamenter bir mücadeleyle Aybar’ın kendi tabiri ile dengeyi sol lehine değiştire değiştire yürümeyi hedefliyordu.

Malatya kongresi her ne kadar MDD’cilerin tasfiyesine açıldıysa da TİP’in bilinçli olmasa da önemli kazanımlarından birinin fiilen terk edildiği anlamına geliyordu. 1962-1968 döneminin TİP’ini farklılaştıran ögelerden biri o güne kadar ortak bir geçmişe sahip olmayan farklı kesimleri yan yana getirip bir tür özerklikle birliklerini sağlamasıdır. Bu üç kesim aydınlar (bunlar da kendi aralarında bir birlik oluşturmazlar), sendikacılar ve “doğulular”dır. Aybar’ın liderliğinde TİP geniş kesimlere seslenirken ardında her birine parti içinde belli bir alan açılmış olan bu üç kesimin farklı dinamiklerin baskısıyla yeni yönelişlere girmeleri, eski yapının çözülmesine yol açmıştır. TİP’in bölünmesindeki saikleri çok derin kaygıların yanı sıra sendika bürokratları için giderek mesleki, aydınlar için eski söylemin yetersizliği ile yeni arayışların belirmesi ve “doğulular” için de partinin yerel örgütlerinin başlattığı 1967’deki Doğu mitinglerinden başlayarak, özellikle gençlik kesiminden gelen DDKO’nun kurulmasıyla somutlanan bir başka tarih ihtiyacında aramak gerekir. Malatya kongresinde MDD’cilerin tasfiyesinin partinin kimyasını bozduğunu ve benzer gelişmelere ve gerilemelere de bir başlangıç oluşturduğunu belirtmek gerek.

1967’de yapılan Doğu mitinglerinin bir dizi açıdan önemi var. İlki buralarda miting yapılmasını gerekli kılan gelişmeler, ikincisi partinin ve özellikle Aybar’ın buradaki mitinglerde o güne kadar rastlanmadık bir biçimde açıkça farklı muamele görüldüğünün, horlandığının altının çizilmesi ve sonuncusu da iktidarı her şeyden fazla tedirgin etmesidir. TİP ve buradan kaynaklanan hareketlerin Kürt meselesindeki tutumu (TİP’in 12 Mart sonrası kapatılma gerekçesidir aynı zamanda) “radikaller”den daha radikal olmuştur. MDD hareketinin “milli” duruşu geleneksel olarak Kürt meselesiyle mesafeli olmasına yol açmış ve bu durum yetmişli yıllar için de belli istisnalar dışında geçerli olmuştur

TİP’in Kasım 1968 kongresi sonun başlangıcı olarak görülebilir. Dünya ölçeğindeki önemli gelişmeler bir yana Türkiye’de Haziran ayı itibarıyla başlayan öğrenci, temmuz ayı itibarıyla başlayan işçi olaylarından ders çıkarmak yerine parti içi egemenlik ve basitçe Çekoslovakya meselesine indirgenen “teorik” tartışmalar ağırdan öne çıkar. Çekoslovakya meselesi yalnızca Türkiye’de değil Venezüella’dan Yunanistan’a geleneksel komünist partilerde de derin bölünmeler yaratır. Mesele farklı bir mücadele tarzından ziyade oralarda da genellikle SSCB’ye bağlılık meselesidir. Bizdeki durum biraz ilginçtir, çünkü TİP geleneksel bir KP gibi SSCB’ye bağlılık temeli üzerine gelişmediği gibi başlangıçta Behice Boran’ın da farklı bir tutum takınmamış olması, bu konuda bir refleksten çok gecikmeli bir intikal halinin olduğu söylenebilir.

Her zamanki gibi bir üçüncü yol olabilir ancak güçsüzdür. İki tarafa da yakın durmadan partinin temel sorunlarına, herkesi kapsayacak bir yaklaşım önerenler tabii ki belli bir gücü temsil etmedikleri için dikkate alınmayacaklardır. Bu kongrede Aybar’ın sac ayağındaki aydınların artık yerlerinde yeller esmektedir. Sendikacılar ve Doğulu delegeler Aybar’ı kurtarır ancak muhalefet de GYK’daki gücünü artırır. Bir yıla kalmadan Doğulular da geri çekilir; böylece Aybar döneminde fiilen kurulan sendikacılar-aydınlar-“Doğulular” bileşimi dağılır.


[1] Bizde kalkınma-azgelişmişlik meseleleri tartışılırken 1964’te Küba’da planlama tartışmaları yapılmakta; ekonomi politik konusunda emeklemeler başlarken Ernest Mandel, Marksist Ekonomi El Kitabı’nı yazmış bulunmaktadır.